28 Eylül 2007 Cuma

nerdesin?çekilmez bu dünya sensiz...

eskiden özlediğim hala hatırlayınca özlemeye devam ettiğim hani ingilizce derslerinde yanlış hatırlamıyorsam past perfect continious tense in türkçeye çevrimindeki gibi geçmişte başlayıp günümüzde hala devam eden tüm heveslerimiz, tüm özlemlerimiz, anılarımız için.
limewireda başka bi şarkıyı ararken tesadüfen görüp indirdiğim ama içimde biyerlere inceden bi sızıya sebebiyet veren bi parça:
Fedon-NERDESİN

27 Eylül 2007 Perşembe

ayakkabılarrrrrrrr










geçen hafta pazar günü alışveriş çılgınlığımın sonucunda sahip olduğum 6çift ayakkabımı paylaşmalıyım sevgili günlükçüm.biliorum içinden bana oha,çüşş fln diyo olabilirsin ama cevahir benim istedğim yazlık ayakkabılarla dolup taşmaktaydı,üstelik benim ayak numaram,üstelik hepsi şahane.sevgilime 4tane aldım dedim.korkmasın benden diye.masraflı kız demesin diye ki 4 bile ona maşallah dedirtti.6 olduğunu duysa napar bilmem artık.
seviyorum ayakkabıları napıyım elimde değil.

26 Eylül 2007 Çarşamba

güncel...

bu ne aşk allahım inanılır gibi diil.yurdum insanı artık yolda yürürken bile kitap okuyo.ewwt önümüzden geçip giden adamın okuduğu kitaba göz ucuyla bakıoruzki o da ne :0
SECRET
gün geçmiyorki bi kişi daha bu illete yakalanmasın.sabahın köründe bir adam elinde kitabı okuya okuya yürüo.o kadar, etkileyici okadar sürükleyici yani işte siz anlayın.demekki bazı yaratıklara hak vermekte faide var.çünkü bu kutsal bilgi kaynağı sıkrıtın yazarı geçenlerde swissdemi bi yerde, bi otelde haftasonu için eğitim vermeye gelmiş.hani okumanın yetmediği sıkrıtçıların bi de gözlerine hitap edicekmiş.gözlerinin içine baka baka anlatıcakmış.ee boru diil elbette.adamcağız yoksa kadıncağızmı demeliydim...neyse bilmem artık bu insan taa kalkmış nerelerden gelmiş.biletinin 800 ytl olmasıda oldukça doğal diğmi.hatta daha doğalı bu biletlerin kapış kapış gitmiş olması diğmi.yani nedirki herşeye verioruz bi 800 de ona veriveririz janıımmmm...
bu secret saçmalığı bi an önce bitse de yurdum insanını başka şeylere yöneltseler.geçen elif şafağın bi yazısıydı galiba.2 kadın bu kitaptan ve kendilerine verdiği iyiliklerden güzelliklerden fln bahsettikten sonra birden bire siyaset konusuna geçerek olmadık konuşmalar yapıolarmış aralarında.ee nerde kaldı secret hani olumlu pozitif düşünce.hani bi dk önce bahsediodunuz nooldu dio haklı olarak.
ben söliim.bişi olduğu yok.boşlukta kalmış sığınıcak bişeyi olmayan insanların saçmasapan kitaplardan medet ummalarınıda anlamorum dahası zaten kişisel gelişim kitaplarındanda hiç hazzetmiorum doğrusu.neyssee!!!
bi de 4 gündür gündemi meşgul eden bi konu var bahsetmeden edemem.ilk önce kendilerini bazı gazete sayfalarında martı kaşlı bi adam ile güya ev hanımı imajı verilmiş yapmacık bi ev kadınından oluşan kompozisyon içerisinde afişlerini gördük.Media Markt adı verilen bir yeni mağaza açılışında kullanılan bu reklamın bukadar işe yarıyacağını nerden bilebilirdikki.halbuki baya bi burun kıvırıp reklamın içeriğinden çok afişteki adam ve kadınla ilgilenmiştik.yani okadar uzaktık yapılan %50 indirime.
gazetelerdeki insan kalabalığını gören varmı aranızda.lcd televizyon,telsiz telefon alıcam diye birbirini ezen insanları mesela.


ben anlayamıorum noolur bi zahmet bana anlatsın birisileri.bu ülke bukadar zenginmi yoksa elektroniğe birdenbire fazlaca merakmı saldı.yahuu insanlar sahurlarını sokakta yapmışlar bu ucuz ürünler aşkına.geceden kuyruğa girip sabahlara kadar beklemişler mağazanın açılışı için.laptopların bulunduğu stand sadece 1 dakika dolu kalmış sonra bütün laptoplar toz olmuş.insanlar ihtiyacı varmış yokmuş düşünmeden deli gibi alışveriş yapıomuş.sanırsınız bedava veriolar.tem otoyolunda 7 km lik araba trafiği oluşmuş bu açılış yüzünden.gerçekten şoktayım ve sakın bana kimse işsizlikten, parasızlıktan, alım gücünün düşmesinden bahsetmesin.çünkü yok öle bişi a dostlar.bilmeyen varsada şuracığa iliştiyim.ille aynı ürünü daha ucuza almak isteyenleriniz var ise bi zahmet taa dudulluya kadar diil eminönü sirkeci hattına doğubanka gidiniz.ordada mağaza fiyatlarının yarısı fiyatına haberiniz ola!
sabah sabah bu ne tepki diyecek olan varsa alın size içimdeki tepkiyi en iyi yansıtan şarkı.
Ceza:yerli plaka

aşkitom bursaya gitti iş için.haftasonları hariç tüm iş günlerinde orda kalıcak.cumadanda feribotla geri gelicek sonra pazar akşamı yine gidicek.4hafta kadar kalıcak orda ama bu sefer çok üzülmedim gidişine demek isterdim ama diyemiorum.farketmio çünkü benden uzak olduktan sonra bursa olmuş kayseri olmuş trabzon olmuş hiçbi farkı yok işte.neyse kendisi beni gelirken alıcağı kestane şekerleriyle kandırmayı düşünüo:)bende memnuniyetle kanmaya:)
çukulataya bulanmamış halis mulis kestane şekeri.mmmm neffiissss.beklioruz kendisini dört gözle...
geçen akşam şirketçe iftara gittik.şirket yakınlarında yeni açılmış güzel bi yerdi.ismide ilginç MEKREME.mekreme ismi ikramdan geliomuş.hakikatende ikramda ve hizmette sınır yok.insanın hem gözünü, hem midesini tıka basa dolduran bi zihniyetleri var ne hoşşş.bi et tabağı gelio.içinde 5 çeşit birbirinden taze ve güzel et.tatlılar muheteşem.istediğin herhangi birini seçiosun ve çok lezzetli, çok taze herbiri.çok memnun kaldık hepimiz.
çıkışta hemen eve gitmek yerine unkapanındaki zeyrek yokuşuna gittik çay içmek için.ilk defa gittim ama orasıda güzeldi.sakindi sessizdi şehrin kalabalığından uzaktı.bizi eve bırakan arkadaş dönerken diğer şirketlerimizin yerlerini göstermek için yolu değiştirdi bizde böylece vefadan geçmek zorunda kaldık.e vefada ne var? boza var. napmak lazım? içmek lazım.gerçi bize kalsa gık dediğimiz için bişi yiyecek durumda değildik pek ama arkadaş ısrar edince nefis bozasındanda geri kalmadık.
ramazan böyle yemek yiyerek geçip gidio işte.her akşam aynı şeyin telaşı.çalışanlar için akşam evde ne yemek var,evde olanlar içinse akşama ne pişirsem derdi.halbuki herkesin dediği üzere ben bişi yiyemiorum bi çorba yetio.hayır efendim yetmio.kim görmüş sofradan bi kase çorba içip kalkanı.14 saatlik açlığın sonunda hemde.bu yüzden yemesin kimse beni.herkes hapur hupur gömülüo işte allah ne verdiyse.
bu arada bişi öğrendim şu tv deki diziler hakkında.kendime yeni bi dizi edindim ki bu yaprak dökümü ve binbirgeceden sonraki 3. takip ettiğim dizi olucak.ama bu diziyi elif şafağın hatırına izlioyorum ve açıkcası beğendimde.
halil ile menekşe yada tam tersi menekşe ile halil.
senaryosunu hayretler içerisinde kaldım ama Elif Şafak yazmış.eee elif sever olaraktan izlememek olmazdı.3 bölüm oynamış ama ben üçünüde seyretmeyince internetteki dizi sitelerinden birinde hepsini izledim ve beğendim.kan davası meselesi var ama güzelde bi aşk da var.ki Kıvanç Tatlıtuğuda sevmem yani sarı sarı o ne öle derim.çiğ gelir bana çok.esas kızda bergüzar korelin hıkkk demiş burnundan düşmüşü.sesi soluğu nerdeyse herşeyi aynı.ama tüm bunlara rağmen napıoruz ???elif ablanın hatırına izlioruz ve devamda ediciiiz.üff saat daha üçe çeyrek var.akşam nasıl olucak bilmem.daha yıl var yıll:(

24 Eylül 2007 Pazartesi

kabakçı başı kabakların piştimi?pişti piştii yağları balları akıyoooooo

haftasonunun üstünden 2 gün geçmiş ama ben yazmaya anca fırsat bulabildim.sevgilimi özlediğimden bahsetmişim en son.yatcaz kalkcaz kavuşcaz demişim.uyuduk uyandık kavuştuk her ikimizde sevdiklerimize.o bana, ben ona...
aslında çokda ne yapıcağımızı bilmeden gittik beyoğluna.ama içimden bi ses karşıya geçmemizi söyledi.sevgilim uyumludur zaten hemen dolmuşa atlayıp geçtik kadıköye.
anadoluda avrupada olmayan bişi var adlandıramadığım bişi ama.bi rahatlık gelio üstüme bi mutluluk.huzurlu hissediorum kendimi ve açıkcası hiç ayrılmak istemiorum ordan.kadıköyün ara sokaklarında dolandık daha çok.bahariye ve modaya uzanmadan fazla genelde hep iç taraflardaydık.ikimizde niyetli olmadığımız için yemek yememiz gerekiodu yani en azından ben çok açtım.
ve işte orayı gördük.zaten gelmeden öncede planlamıştık yemeğimizi burda yeriz diye.burası:
Ç-İ-Y-A

Cemal Süreyya nın dediği gibi kahvaltının mutlulukla bi ilgisi olmadı ewt ama güzel yenen her yemeğinde mutlulukla bi ilgisi var bence zaten.
önden bi süzme mercimek arkadan ben kilis kebabı, sevgilimde ali nazik yedi.ikiside çok lezzetliydi ama beni asıl kalbimden vuran tatlı kısmıydı desem.kireçte kabak tatlısı desem.o çıtır çıtır tadı damağımda kaldı desem hatta okadar mutlulukta gülümsediki yüzüm sevgilim eve giderken bi kutu daha yaptırıp yanımda eve yolladı desem...
diyorki kendisi:
okadar mutlu oldunki onu yerken hiç öyle görmemiştim yüzünü.bişey yediği için bukadar mutlu olan bi yüz daha görmemiştir sanırım:)ama benim hissettiklerime gelince yansıttığımdam çok farklı diilim.
daha önce geldiğimizde buraya künefe yemiştik tatlı olarak ve sonradan hayıflanmıştık niye şu meşhur kabak tatlısından ve olmamış ceviz tatlısından yemedik diye.bu sefer bi porsiyon kabak, bi porsionda ceviz tatlısı söyledik.öncelikle söylemeliyimki ceviz tatlısı hem görsel olarak hem damaksal olarak beni çoook hayal kırıklığına uğrattı.bikere görüntüsü feci.fırında kalmış ceviz gibi bildiğimiz siyah rengindeydi.tadıda bişeye benzio diyemiyecek ve insana mutluluk veremicek kadar nötrdü.yani olmamış incir tatlısının hiçbir tadı yok.insanların bu tatlıyı neden veya neye istinaden övdüklerini ne ben ne de sevgilim anlayabilmiş diiliz.kömür parçası gibi bi görüntüye sahip zaten hatta sinir bozucu bence.buna rağmen bi parça yedik kalanlarıda ben neye benzediğini anlayabilmek için ameliyat yaptım iç organlarına:)ama kabaktan sonra suratımda ve damağımda kalan o tat aman allahım enfesssss muhteşemmmm.sonra giderken bi kutu aldı aşkım bana.üzeri bol tahin ve cevizli.3gün boyunca her yediğimdede aynı mutluluk yayılmaya devam etti bedenimde.hamile kaldığımda canımın ne çekiceğinede şimdiden karar verdim ehehehe:))
kahve için uygun biyerler ararken yağmurdan dolayı gloriayaya sığındık ama sigara içilen bölümde yer kalmadığından dolayı sigarasız bölüme oturduk.ikimizde lavaboya gittik ayrı ayrı .döndüğümüze tam oturdukki benim aklıma kadıköydeki kahve dünyası geldi.aslında kahve dünyası için kahve bahane.o şahane çukulata kaşıklarından yada çukulatalı kahve çekirdeklerinden yemek esas amaç:) apar topar çıktık gloriadan kahve dünyasını aramaya ama aklımda yanlış kalmış sanırım ki bulamadım.benim hatırladığım epsilon yayınevinin içindeydi ama yanlış hatırlamışım çünkü alkımın içindeymiş.bulamayınca epsilonun içindeki başka bi mekana gittik.burasıda güzeldi sakin ve sessizdi.sonrasında deniz otobüsüyle geçtik bakırköye.ama damağımda kabağın tadı aklımda sevgilim mutlu mesut bi gün geçirdim diyebilirim.çiyaya gelince insan tadını bilmeyince anlayamıyor.sokağın 4 köşesini kaplamış çiya bilmeyenler için 4 ayrı mekanı ver çiyanın hemde aynı sokakta.biri lahmacun biri kebap diğeri sanırım fastfood sonuncusuda ev yemekleri ve zeytinyağlıların olduğu yer.ama hepsi ayrı ayrı lezzette muhteşem yerler.biz eve giderken paket yaptırmak için diğer yerdekine gittik almaya.gittiğimiz yer ev yemekleri olan mekandı.aman allahım o salatalar, o kuru patlıcan dolmaları, sarmalar, salatalar, etli yemekler hepsi güneydoğuya ait apayrı lezzetler ve hınca hınç dolu maalesef.yani anladıkki çiya 4 tane yer açmakta haklı hatta 2 tane daha açsa inanın o da dolar taşar.diyeceğim bumudur? budur efem:)afiyet oldu işte bize.....

21 Eylül 2007 Cuma

yiyemiyorum:(
yemeye başlamadan önce yicem dediğim bi çok şeyi yiyemiorum.iftar sofraları bana üzgün gözlerle bakarken ben sizi sonrada yerim diye kandırarak kalkıorum masadan ama sonrada yiyemiorum.
işin kötü tarafı yemek isitorum.kendimi zorlamam imkansız bu seferde başka eylemlerde bulunmasından korkuorum vücudumun.
hergün anneme telefon açıp iftara ne yemek olduğunu sorup ona göre hayal kuruorum.geçenlerde türlü var dedi annem.ana yemeğimiz türlüymüş.hah!!!
şaştım kaldım doğrusu...ramazanda türlü olurmuymuş hiç?ama çaresiz açlıktan yedim tabii.aslında bıraksalar sabah akşam kahvaltı yapsak mesela.bayılıorum bu keyfe.yanındada pastane pidesi olsun bi zahmet.şööle kaymak nutella ikislisini yaslasam pidenin iç duvarına doğru..ohhhhh
ama bugün canım bunlardan öte humus çekio.hangi blogta gördüm bilmiorum ama onlardan birinde pastırmalı humus vardı.off çok istiorum çooook...
bi de günlerdir ev tarhanası istiodu canım.ananemler henüz kastamonudan gelmedikleri için tarhanamızda evimize teşrif etmedi daha.dünkü iftar sofrasının sahibi olan yengemden hem ıslak tarhana aldık, hemde kuru.akşama hiç olmadı nefismi nefis köy tarhanası var.ben tarhanayı hazır çorba yada diğer türdekilerden yiyemiorumda.ille bildiğim elden yapılmış tarhana olucak.
geçen senenin tarhanasınıda yıllık iznimde gittiğimiz kastamonudaki evimizin bahçesinde yapmıştık.
akşam ne yemek var bilmiorum tarhananın dışında.ama ben giderken yine alıcam pastane pidemi.ve eve gidene kadar yemek için içine koyabilceğim kahvaltılıkları düşlücem:)
sevgilimi özledim ayrıca.hemde çok.başımı omzuna yaslayıp ölecene durmayı mesela.ve gözüme bakıp elleriyle yüzümü sevmesini,koklamasını,öpmesini...
yarına az kaldı.yatcaz kalkcaz birbirimize kavuşucaz inş....

20 Eylül 2007 Perşembe

önce********.........


“Önce

Ağaçlar çizerdim, yeşillenirdi;
Çizdiğim ağaçlara çizdiğim kuşlar gelirdi.

Ormanlar düşünürdün, uyurdum,
Düşündüğüm ormanlarda kaybolurdum.

Anı kuyularından çekmek bir yudum acı su,
Bir yudum acı su, çekmek anı kuyularından, soğuksu.

Bilmedim bu, ya bir korkunun duygusu,
Bilmedim bu, ya da bir duygunun korkusu.

Kent dayanıyor bahçenin duvarlarına,
Yeni bahçeler çiz, gözlerinin kuşlarına.

Hazır kent dayanmışken bahçene
Kuşlarını gözüne sal, götür ağaçlarına.”

*****Özdemir Asaf*****

19 Eylül 2007 Çarşamba

filmler

izleyemediğim filmlere devam ediyorum yine bu aralar.akşamları yapıcak en iyi şey kitap okumak ve film seyretmek oldu artık.ramazanın getirdiği rehavetle evden dışarıda çıkmayınca ve dizi manyaklıiğına kapılmamak için en iyi yöntem bu bence.
***ESMANIN SIRRI***
savaştan sonra saraybosninın grbavica kentinde kızıyla yapayalnız kalan dul bi kadın olan esmanın hayatta kalma ve yaşama tutunma öyküsüdür.kızının babasının bir şehit olduğu gerçeğiyle yaşadıkları hayat devam ederken bigün kızın okulundan gezi için para istenir.fakat babasının şehit olduğu belgesini getirenlerin ücret ödemesine gerek olmadığıda eklenir.zaten kıt kanaat geçinen esma binbir zorlukla parayı bulur ama diğer yandan babasının şehit olduğunu sanan kızıda belgeyi istemektedir.ve nihayet bigün annesi parayı ödemek için okula geldiğinde belge yerine para getirdiğini gören kızı sinirlenir ve annesiyle tartışırlar.esma o sırada gerçeği söyler.kendisine askerlerin tecavüz ettiğini hatta hamile olmasına rağmen hergün 2-3 askerin gelip tacize devam ettiklerini anlatır.yani kızın babası belli değildir.saraybosnada şehit olmak normalden daha önemlidir.ve okulda babası şehit olan çocuklar gururla yaşamaktadır.
kızı birsüre sonra annesinin bu hareketine anlam vererek o çok istediği geziye paralarını ödeyerek gider ve arabada bosna barış şarkıları söylerken filmde biter.

***ADAPTATION***
Charlie Kauffman ın gerçek hayatından alıntı olduğu iddia edilir bu film hakkında.ama ben gerçek hayatta onun bukadar pasif biri olduğuna inanmaktan kendimi men ediorum çünkü kendisi iyi filmler yapan bir şahıs bence.böle bi karakterin bukadar iyi filmler oluşturması beklenemez öyle diilmi.
charlie hayalet orkide adı verilen bir çiçeğin hikayesini yazan susan orlean nın kitabını filme uyarlamaya yani senaryolaştırmaya çalışırken olmadık şeylerle karşılaşır. bi kere psikolojisi bunu yazmaya hiç uygun olmadığı gibi kitabın çiçek hakkındaki içeriğinin senaryoya yeterli olmadığı kanaatindedir.ikizi olan donald ta b senaryo yazarı olarak charlie nin aksine çok daha rahat bi adamdır.onunda yazdığı yeni senaryanun getirdiği başarıyla dahada silikleşen charlie kardeşinden yarım istemeye karar verir.
film bu kitabın senaryolaştırılmasıyla ilgili olarak yaşadıklarının anlatımıdır.ben oldukça sıkıcı buldum.yani eğer gerçek yaşamı diilse neden böle bi film çekildiğini bile anlamakta zorlanırım doğrusu..
***HIRSIZ***
pek sevdiğim yani biraz daha kilo alsa tadından yenmicek olan jude law ile juliette binoche nin başrollerini paylaştığı güzel bi filmdir HIRSIZ.
will(jude) londrada sevgilisiyle iyi bi hayat yaşayan mimardır.ortağıyla londranın biraz dışında açtıkları yenş ofislerine arka arkaya yapılan hırsızlıklara bi son verebilmek için soygunculardan biri olan genç çocuğu yine işyerlerini soymaya çalışırken yakalar ve peşine düşer.ilk zamanlarda amacı hırsızlığın arkasını araştırmak iken bi şekilde çocuğun annesiyle karşılaşır.annesinin bosnalı bi terzi olduğunu anlayan will kadına ceket pantalon yaptırma bahanesiyle yakınlaşır.öncelikle arkadaş olurlar ve sonrasında aralarındaki yakınlaşma yerini özel bi ilşkiye bırakır.ve ilişkinin bitiş nedenleri 2 birbirinden çok farklı insanın kendi hayatlarına dönmek zorunda kalmaları üzücüdür.will davasından kendince vazgeçsede polis vazgeçmediği için çocuğunda akalnmasıyla ilşkileri taraf değiştirmek zorunda kalır.




18 Eylül 2007 Salı

wilbur wants to kill himself....

herkesin en az bişeye fazladan eğilimi olabilir.kimisinin yemeğe,kiminin gezmeye tozmaya, kiminin aşka, kiminin de wilbur gibi intihara.
benimde ağlamaya eğilimim var mesela.ağlamak için çok büyük sebeplere ihtiyaç duymam asla.mesela en son sinemada seansımızın gelmesini beklerken sevgilimin resmini çekmeye çalışıodum ki o da istemiodu.bana üfleyip püfleyerek beni tersledi ve bende buna acaip bozulup bikaç dakika ağladım.ağlamam onun beni kucaklamasıyla sonbuldumu?hayır elbetteki bulmadı.hüzünlü halim bisüre sürüp gitti.kirpiklerimin üstündeki yaşları uzunca bisüre hissettim hatta.sonra geçti.
ama maalesef var işte bu kısma biraz fazladan yatkınlığım.şimdide burda oturmuş bunları yazarken içim hüzünle doluo.kendimi bazen çok ama çok yalnız hissediorum.istediklerimin hemen olmaması beni çok ü,züo ve yıpratıo.verilen sözler hemen tutulsun, ettiğim dua hemen kabul olsun, girdiğim diyet hemen sonuç versin istiorum ama olmuo tabiiki.e bunlar benim için ağlak poziyonumu almam gereken haller oluo.
şimdide bu film yaptı yine yapıcağını.WILBUR WANTS TO KILL HIMSELF....
bu aralar ölmek isteyen insanların hikayeleriyle karşılaşıorum.wilbur ölmek isterken aklıma veronika gelio.çünkü o da ölmek istio.aradaki fark wilbur film kahramanı veronika kitap...her koşulda durmadan ölmeye çalışan insanların biryandanda hiçbişey yokmuş psikolojileri süpermiş gibi hayatlarına devam etmeleri dahada sinir bozucu gibi gelio bana.
Araf taki Gail de sürekli ölmek için çırpınıodu.fakat öyle bişeyki mesela tam aşağı atlamak için cama çıkıo ve o anda kapı çalıo bi anda ölmekten vazgeçio çünkü sanırım konsantrasyonunu bozuo bu olay ve gidip kapıyı açarak sanki bi kaç saniye önce intihar etmeye çalışan o değilmiş gibi davranıo.işin aslı bu şekilde uzun bi ömür geçirio.gerçi en sonunda ölüo ama her ölmeye ilişkin çabası benim sinirimi bozuo.çünkü inandığım tek bi doğru var bu konuda.gerçekten ölmek isteyen insan herşeye rağmen kendini kolayca öldürebilio.bu birazda cesaret ve manik depresiflği gerektirio galiba.
bugün erken yatıcam anlaşılan.zaten ruhum kendini bırakmış yine sebepsiz yere.bu hüzne iyi gelebilicek tek şey uyku********************


16 Eylül 2007 Pazar

ruhum altta dinlediğim şarkı kıvamında ama ben onun yüksek dozajında takılmak istiorum şu dakikalarda...
içimde yükselio Chavela nın sesi her Paloma Negra diyişinde ve içimden arka arkaya bikaç defa Frida izlemek gelio.ahh şu ihtiraslı kadın.iyi filmlerde izleyemez oldum şu aralar sinemada.kıytırık filmler sarmış etrafımızı çok kızıorum bu olaya.ama nicole kidman ın bi filmi uğrucak pek yakınlarda.sinemada fragmanlarında gördük dün sevgilimle.
üstümde yediğim karmakarışık yemeklerin ve tatlıların ağırlığı var midemden çığlıkları gelio her birinin.okuduğum kitaptaki kız(araf) alegra gibi kusmak istiorum tüm fazlalığımı lakin duramamaktan korkuorum.kusmak demek=hastalanmak demek benim için ve hasta gibi olmaya bile tahammülüm yok açıkcası.
kitaptaki baş kahramanın(ömer)karşılaştığı olaylar karşında dinlediği tüm şarkların altını çizmiştim okurken.şimdi onları indirdim limewire dan.az sonra dinleyecğim hepsini tek tek ve böylece daha iyi özümseyebileceğim tüm kitabı.
zaten Gail de nihayet onlarca intihar teşebbüsünden sonra misafir olarak geldiği İstanbulda boğazın sularına bıraktı kendini.ömer fırsat bulamadı söylemeye ölümlük diil, seyirlik olduğunu o çivit mavisi suyun.başındaki kuzguni siyah saçına taktığı gümüş kaşıkla 2dakika 7 saniyede attı kendini aşağıya ve düşerken takside Iggy Pop un -gimme danger little stranger(tehlike getir hayatıma küçük yabancı) yükseliodu bıraktığı kulaklıklığından.Gail öldü roman bitti.belkide tüm roman Gail i nihayet öldürebilmek içindi.
üüff sevmiorum sonu kötü biten şeyleri.dün izlediğim film gibi olsun mesela tüm izlediklerim yada okuduklarım.
Aşkın Tarifi...................
çekirdek gibi çitlenebilicek lezzette bi filmdi.çitledik ve bitti.ramazanda niyetliyken bişiler yapmaya çalışmak ızdırap halini alıo.biyere oturamıosun ağzın açık olmadığı için.dahası vakit geçmio sanki.film bittiğinde bile yığınlarca vaktimiz kalmıştı.bi de filmin içeriği 2 açşının enfes yemekleriyle ilgili olunca gözümüzün önünde dönmeye başladı pişirdikleri bıldırcın.hani olsa öle bi şansımız gidip bıldırcın yicez hemencecik.ama bıldırcın bi kenarda dursun biz kendimizi öğlen yaptırdığımız rezervasyon mekanında bulduk.GELİK...
restaurant işletmesi oldukça zor.aynı anda yığınlarca kişiye hizmet etmek ciddi bi organizasyon gerektirio hele hele ramazan gibi zamanlarda.
ön masamızda 2 alman turist vardı.onlarda bu kutsal aya saygısızlık etmemek ve ezanı bekleyen bisürü insan arasında yemek yiyenlerden olmamak için bizimle birlikte beklediler.tebrik ettik kendilerini içimizden.düşünceli bi davranıştı doğrusu.
ama sonra işletmenin ramazan prensibinden haberdar olmadıkları için garsondan ingilizce olarak alkol istediler garsonda onlara kibarca veremiyeceğini başka zaman bu isteklerini karşılayabiliceğini söyledi.onlarda kaderlerine küsüp bizimle yemek yediler... bi de yan masamızda 2 çift vardı.çiftlerden birinin ki bu kız oluo işte onun doğumgünüymüş ve yanındaki erkek arkadaşı rezervasyon konusunda sorun yaşamış ve başarısız olmuş kızın bu özel gününde.ikisininde suratı asık ama kızın daha asık.oğlan lavaboya gitme eyleminde bulununca kız tüm kinini kustu karşısındaki çifte.ağladı ağlıcak anlatırken.kabul etmio bu bozuk organizasyonu içten içe.diğer çiftte olabildiğince alttan alıp kızı yumuşatmaya çalıştılar tüm yemek boyunca.sanırım her yedikleri zehir gibi gelmiştir çocuğada, kızada...
herşey yemek için şu hayatta.eğer ağzınız açık diilse konuşmuosunuz bile fazlaca.ekstradan enerji kaybetmemek için belkide yada takadimi kalmıo insanın nedir.ezandan önce ve ezandan sonra olarak ayırabiliriz durumumuzu.çünkü koca mekana sessizlik hakimken oruçlar açıldıktan sonra ciddi bi gürültü oluştu.laf kümeleri döndü döndü döndü.onlar döne dursun biz yemeğimizi yiyip yavaşta sıvıştık zaten ortamdan...
bugünde evdeydim.geç kalkmak harika bişey gibi geldi ilk defa.yaymak kendini yayabildiğin kadar.hayatı kısa süreliğine askıya almak ve bırakmak dışarda akıp giden herşeyi.uyumak tekrar uyanmak sonra tekrar uyumak ve kalkış yavaş yavaş hiiç acele etmeden.
akşama misafirlerimiz vardı onlara hazırlandık annemle.ilk iftar davetimiz.menümüz çok zengin:
# süzme mercimek çorbası
# kaşarlı ızgara köfte
# hünkar beğendi
# kırmızı biber salatası
# pilav
# zeytinyağlı barbunya
# yeşil salata
# çeşitli iftariyelik ve kahvaltılıklar
# erikli pofuduk kurabiye
# afyon lokumu
hepsinden azar azarda olsa indirdim mideye ve fenalık geçiriorum şu anda tamda bunları yazarken.içimdekileri dışarı aktarma isteğide bu yüzden.kimbilir belki yazdıkça hafiflerim diye...
laf bitmez ama bitmeli.kendime bi soda açıp hazımsızlığıma yardımda bulunmalıyım.neyseki hergün böyle yemiorum sahurada kalkmasam olur hatta.allah olmayanlarada versin.hatta onlara dahada çok versin
amin...

14 Eylül 2007 Cuma


öncelikle herkesin ramazan'ı hayırlı olsun.Allah herkesin dualarını kabul eder inşallah ve günahlarımızıda bağışlar.cennetin kapılarının sonuna kadar açıldığı, cehennem kapılarının kapanıp şeytanların zincire vurulduğu bu ayda herkesin hakkında hayırlı olmasını temenni ederim.

sanırım niyetli olmanın verdiği rehavetle birlikte üstümde bi sakinlik ,bi hüzün,bi özlem vardı.uyudum uyandım üstümdenb attım çok şükür ama dün aya bi kendime dönük geçti işte zaman.

ramazanın hikmetinden olsa gerek ne acıktım ne susadım ne baş ağrısı ne sigara içme isteği.nötr bi halde geçip gitti zaman.patronumuzda bu sene her senenin aksine(her sene biz teklif sunardık ve baya bi uğraşırdık çıkışımızı erken vakite çekmek için) yarım saat daha erken çıkarttı bizi.zaten kış saati programına geçiceğimiz için artık bundan sonra saat 6 da çıkıcaz.

çalıştığım şirkette bazı özel durumlar vardı.patronlarımızdan birini ve 2 pazarlamacımızı bazı sebeplerden dolayı 24 saat boyunca gözaltında tuttular.mahkemelerden uzun süreli cezalardan dönüldü ve çok şükürki yüzlerini birdaha görmek nasip oldu bizlerede.ne kadar kızarsak kızalım sonuçta çalışma arkadaşlarımızdı ikisi diğeride ekmeğini yediğimiz insan.oldukça demorolize olduk 2 gün boyunca ama çok şükür bitti.

dün çok fazla bişey yiyemedim daha doğrusu yemek istemedim.bi kase mantar çorbası biraz döner ve pilav.annem güllaç yapmış ama biraz fazla yaptığı için isteadiği gibi olmamış süt ölçüleri tutmamış.ramazanda bi açgözlülük ve hiçbişey yetmicekmiş gibi ruh hali mevcut oluo biliosunuz.sanırım bundan dolayı biraz yanılmış.yoksa nefis güllaç yapar.canı sağolsun...

sonbahar geldi ya şimdi.şu aralar hem hüzünlü hem mutlu olabiliorum çokça.yağmur yağsın istiorum içimdekilerle birlikte akıp gitsin istiorum.ve seyretmek istiorum kahve dumanımın ardından.
çarşamba günü sabah çok güzeldi yaz gibiydi hava ama akşama doğru kapadı kapadı ve ciddi soğudu,, üstüne üstlük bi de yağmur yağdı.üstümde siyah keten bi elbise vardı ayağımda topuklu açık ayakkabılar allahtan nolur nolmaz die keten ceketimi almıştım, yanımada ordan yırttım.sevgilimle buluştuk o gün.gloriaya gidip cam kenarında bi masaya geçtik.keyfim çokça yerindeydi.gözümün önünde görmekten en çok haz aldığım adam, masamda mocha'm ve değişik bi tercih ile sakızlı cheescake'im.
sevgilimde geçenlerde starbucks ta yemiş cheesecake daha sert ve daha lezzetliydi dedi.sanırım şu fırına verilen cake lerdendi.ve onların lezzetinin daha iyi olduğunu düşündüm.çünkü bazen mesela son yediğim sakızlısı gibi cheesecake çok peynir peynir gibi kokabilio.belkide kullandıkları peynir cinsindendir bilmiorum ama sakız tadıyla bütünleşince iyice negatif bi tad olmuştu.sevmedik ama tatlı niyetine yedik.eve gidene kadarda ağzımda damla sakızı tadı kaldı çok güzeldi bu kısmı:)

sinemalara bakıorum bi yandan diğer yandan iftarlık yerlere.baya bi uçmuş fiyatlar.iki kişi güzel bi yerde iftar açmak en aşağı 100 ytl.şirketten bi arkadaş bizi iftara götürmek istio ve yeri bizim belirlememizi istedi.ama uygun bişeyler aradıkça dahada pahalılaşıo.insan kendi ödicek olsa çokda önemsemicek ama başkasının ısmarlıyacağı yemek için durup düşünmek zorunda kalıo.bi de fix menüler var şimdi ki çok moda.açık büfe yazmış.sanki ramazanda çok yeniliomuş gibi.açıkcası ben tıkanıp kalıorum ve iki yemek arası mola vermem gerekio kendime gelebilmem için.en fazla ne yenilebilirki insanları fix menü zihniyetine köle ediolar.hem ben kendi menümü kendim seçmek istiorum hakkım diilmi?
sinemalar deseniz birbirinden korkunç filmler mevcut.sabah gazeteleri okurken milliyetin sinema bölümünde biçok tane fragman izledim hepsi çok kötü ama çoook.bilmioruz yani haftasonu napıcağımızı...bakalım...
akşam bisiklete binerken tv karşısında elimde kitabım bi yandanda gözüm tv de.Esaretin Bedeline rastladım kanal1 de.ne güzel filmmiş ve özgürlük ne denli bukadar ehemmiyetliymiş bi kez daha anladım.şirkette dönen olayda çocuklar mahkemeye çıkmadan önce bizi aradılar helallik almak yada kendilerince son kez sesimizi duyabilmek için.sesleri okadar üzgündüki.araya nüfuslu insanlar girmeseydi onlarda bugün içerde özgürlüklerini arıo olucaklardı.hemde haksız yere haklıyken haksız duruma düşürdükleri için kendilerini.
biraz içlendim işte izlerken özgür olduğumuz için çok şükrettim ve hepimizin sahip olduğu bu şey için bazılarının ciddi bedeller ödemek zorunda bırakıldığını düşündüm ki örnekleri çok yakınımızda.
**************************************
mustafa hakkında herşeyi izledim dün.mustafa adlı şahısın hakkındaki herşeyi iyice anlatmış yönetmende, yazarda.ki yönetmen Abdullah Oğuz,yazan türk film ve dizilerinin vazgeçilmez ismi Çağan Irmak


film anlatmak istediği herşeyi, vermek istediği tüm ayrıntıları verio.babası tarafından terkedilen ve annesinin babasının adına oğluna yazdığı mektuplara rağmen asla geri dönmeyeceğini bilio.hasta bi abisi var özürlü ve yardıma,bakıma muhtaç bi çocuk. babası terkettikten sonra bigün annesi pazara gidince mustafa abisini yastıkla boğarak öldürür ve bu dakikadan itibaren travması, aksiliği,hırçınlığı sonsuza fek devam edicektir.
mutlu bi eviliği,ilkokula giden bi çocuğu,lüks bi yaşamları ve iyi bi işi vardır mustafanın.dışardan bakıldığında biribirini çok seven çift var karşımızda.tipik mutlu aile kavramı.ama bigün karısı mustafayı arayıp yolda olduğunu ve akşama napıcaklarını konuşurlar ve teli kapadıktan sonra trafik kazası geçirerek ölüo.mustafaya ağır gelen karısının ölümünün dışında kazayı yaparken yanında bi başka adamın olması ve kilyos yolundan dönüo olmaları.
haytının koca bi yalan üzerine kurulduğunu düşünmesi,sevildiğini zannaedip aslında aldatıldığıanı anlaması gerçeği üzerine yaralı olan bu adamı(nejat işler) kaçırarak bi eve kapatır ve onu yavaş yavaş öldürmeyi planlar.

çok uzatmadan geçmeliyimki filmin sonunda nejat için bi mezar kazar ve onu önüne getirir bi kurşun mesafesi uzaklığındadırlar.
fakat son anda mustafa adamı bağışlar.karısı nejatın anlattığı hikayeye göre asıl suçlu olandır,mustafanınki ise sadece hazımsızlık.kadın bi gün alışverişten dönerken nejatın taksisine biner ve ağlamaya başlar.ve taksideki yolculuk boyunca aralarında anlamsız gereksiz bi yakınlık oluşur.taksiyi ormanın kenarında camdan ayağı çıkmış sevişir pozisyonda görürüz.başak köklükaya hiç tanımadığı bu taksiciyle sevişmektedir.

olayları dinledikten sonra mustafa adamı öldürmekten vazgeçer ve annesine sığınır ve ona sorar.asla yapamıyacağını düşündüğü şeyi annesinin nasıl yapabildiğini anlamaya çalışır.çünkü annesi özürlü oğlunu mustafanın öldürdüğünü bildiği halde onu affetmiş ve asla böyle bişey varmış gibi davranmamıştır.o an'a kadar annesinden uzak olan mustafa belkide bundan sonra dahada yakınlaşıcaktır.
mustafa hakkında herşey mevcuttur filmde.ben beğendim açıkcası ama kadının aldatmasını haklı gösteren çokda fazla elle tutulur bi sebep yoktu bence.mutlular seviolar ve aşıkllar birbirlerine ki kaza yaptıkları gün bu yasak ilşkiyi kocamı seviyorum dierek bitirdikleri gündür.madem kocasını sevmektedir neden bunu yapmıştır.belirsiz...ama yine de güzeldi bence.
ha bu arada yaprak dökümü adlı dizide bi zahmet şu fikreti biri sallasın ve kendine getirsin.bu dakad pasif davranamaz bi insan.söyliceklerim bukadar....
görüşmek dileğiyle...

11 Eylül 2007 Salı

bir günah gibi

odamda ozamanlara ait olmadığım şarkılardan birini dinliyorum.hani insanı her dinlediğinde etkileyen şarkılar vardır ya onlardan biri bu.elimde türk kahvem arkama yaslandım yaşayamadığım geçmişi düşünüorum....

10 Eylül 2007 Pazartesi

fındık kurdum, dolmalık biberim,






grip- in- grip -out-

nane limon kabuğu bir güzel kaynasın aman hah hah hah hatta içine hatmi çiçeği biraz da çöre otu katasın aman hah hah hah hah ha hapşuu....


ilaçla 7 günde ilaçsız bir haftada geçen hastalığın adı nedir? bilin bakalım...
bilemedinizmi oysa ben olsam hemen söylerdim.
yanıt:GRİP!!!
ismi kadar küçük bişi olsaydı keşke.şu evredeki hali en çekilmez olanı.oldum olucam hali.cumaya gittim dönücem modeli.beklesememi gitsemmi durumu...
sabah hapşurukla başladım güne ee çok diil bi gün önce gribal enfeksiyon geçiren sevdiğimle birlikteydim elbette kepçeyle aldım kendinden mikropları.
ve fazla kuluçkuya gerek kalmadan yumurtlayıverdi grip.nur topu gibi bi kızımız oldu maşallah.burnu sümüklü bi kız...
hayra alamet olmayan hapşuruklarımın önüne geçmek için şu suda eriyen tozlardan edindim.tadı iğrenç ve ağızda garip bi his bırakarak terkedio insanı.içtim ama unuttum yan etki olarak uyku yaptığını.nasıl uykum var nasıl var ve bu yazıyı sadece ve sadece uykum açılsın diye yazıorum.dikkatimi başka şeylere vermek,odağımı değiştirmek için.
yemek yemişliğin verdiği rehavetide katınca içine muhteşem oldular.kolum kalkmaz oldu valla.ne şahane bi pazartesi.sanki sıkıcılığı yetmezmiş gibi bi de üstüne gribal geçirourum.ama inatçıyım yakalanmıcam kendiisine.üstümden geçip gidicek kalıcı hasar bırakmadan yollanıcak.
gripin içtim az evvelde.eskiden gripini suda eritmeden ööle sert sert içerdim.boğazımda binbir takla alatark giderdi içeriye.büyük eziyetti yani içmek ama arkadaşım sayesinde işini sırrına vardım.eriterek içilen gripin.
bakalım neler olucak gün içinde.tek istediğim uyumak ki ruhum zaten bunu yapıo şu anda...
konuyla bağlantısı yok aşağıdaki şarkının.sadece her derde deva gelen bu müthiş ilacın ismine sahip olmaları benzerlikleri.hadi dinleyelim..
böyle kahpedir dünya..

8 Eylül 2007 Cumartesi

aşkın kitabı,aşkın tarifi,aşkın kanunu,aşkın....

aşkın bisürü çeşidi var şu aralar sinemalarda.gişenin önünde durmuş vizyondaki içimize sinmeyen 2 film arasında kararsız beklioruz.tarifimi? kitabımı? belkide otel 2 ye gitmeliyiz diyorum ama haleti ruhiyemiz tarantinonun bol laf çok kan tarzını kaldırabilicek türden diil bugün. hem sevgilimde gribal enfeksiyon geçirio oldukça uygunsuz olur yani.4.seçenek bretz bebeklerinin filmi.5,6,7 ve diğerlerini saymıorum çünkü ağza alınmıcak kadar kötü görünüolar.haa bi de lavanta kokulu kadınlar var ki en fazla annemide alıp gidebiliceğim bi film tarzında gözüküo. herhangi bi bilgim yok.bilgim olan tek film ise Aşkın kitabı....


şeytan marka giyerde süpper bi performans sergileyen Anna Hathaway bu filmde ünlü ingiliz yazar Jane Austen ı oynuo.kim demiş her filmde iyi oynucak diye ama hakkınıda yememek lazım.belkide elinden geleni yapmış bu yazarın sıradan hayatını canlandırırken.

sıkıcı ve uzun bi filmdi.allahtan güzel galeriamızın çiftli koltukları varda sevgiliyle yakın markajda kaldığından dolayı pek canın sıkılmıo.yoksa çekilicek gibi diil vallahi.
sonuç itibariyle vardığım sonuç sevgili Jane Austen in sıkıcı bi yaşamı olduğu.hiç evlenmeden bu dünyadan göçüp gitmeside ayrı bi konu elbette.
uff sıkıcı ingilizler işte.evvel ezel böylelermiş.sıkıcı aptal yaşamları,kendi kendilerine koydukları gereksiz kuralları var.

bi hafta kadar öncede Kraliçeyi izlemiştim Hellen Miller ın.kraliçenin kocasını oynayan adam ki şimdi aklıma gelmez adı -işte bu adam bu filmdede yine bi kadının kocası rolünde.kraliçenin aptal kurallar ve gelenekler içerisindeki hayatını anlatan bi filmdi o da.Blair oldukça pısırık bi izlenim verio bu filmde sanırsınız kendisi bi başbakan diilde dar gelirli bi vatandaş.komik...

hee bi de bol bol haşmetmeap sözü var.haşmetmahap diil haşmetmeap diceksiniz diye uyarıo saraya yeni gelenleri.aradaki fark neyse artık bilinmez...
bi iki gün öncede daha evvel izlemediğim için çoooook pişman olduğum Aşk Heryerde yi izledim ve aslında kendimi çoook iyi hissetme fırsatını bukadar ertelediğim için kendime kızdım.

Alin Taşçıyanın bi yazısında şöyle der:
kahve dumanı gibi hayattan yorulanlara bi film herzaman iyi gelir.
bu film bana kendimi okadar iyi hissettirdiki bittikten sonra etkisi uzunca bir süre devam etti.flmin başında bi pozitiflik yayılıo buram buram sarıo etrafını insanın.diyorki fondaki adam;dünyada şiddetler var savaşlar, nefretler var.ama hayır bence sevgide var ve dünya döndükçede olucak.
tüm bunları söylerken arkada bi havaalanı var insanlar sevdikleriyle kavuşuo.genci, yaşlısı, bekarı, evlisi, arkadaşı, dostu, küçüğü, büyüğü din, dil farketmeksizin herkes sevgiyle birbirine sarılıo kavuştukları için sevdiklerine.
filmde başrol oyuncusu yok bence hernekadar hugh grant gibi görünsede başrolde.herkes paylaşıo bu rolü.herkes birsüreliğine başrol oyunculuğunda ve film sımsıcacık sarıo insanı.
bir sonbahar günü seyredilicek enfes şekerli bi film bu hani şu yedikten sonra hala insanın ağzında tadını bırakan şekerlerden.
bu aralar yine film ve kitaplara takıldım kaldım.ayrıca geçen haftalardada daha önce izlemediğim Dabbe ve Arafı izledim.
bizden doğru düzgün film çıkmıo tmm ama korku filmi hiçmi hiç çıkmıo.tecrübeyle sabitlemiş durumdayım.iki filmde birbirinden berbat ve tıkanık.tek bi şey etrafında dönen konuları sıkışıp kalmış illede o rolü kesicem diye konuya saplanıp kalmış oyuncular bla bla...kötüydü yani.

ve bi başka Araf var hayatımda.Elif Şafak - Araf bu.henüz 50. sayfasındayım ama güzel gidio.tarzı olan ve bunu yapıtlarına serperek yansıtan insanları seviorum.tarantinoyuda sevişim bu yüzden.ona ait olduğunu bilmediğiniz bi filmi izlerken içinde öyle tanıdık sahneler görürsünüzki ahaa dersiniz işte buna tarantinonu eli değmiş.bu yüzden dünyanın en boktan filminide çekse mutlaka giderim.rodriguez için bişi diyemem nekadar kankiside olsa tarantinonun.
ahhh lafa daldım yine yaz yaz sevgili günlük nereye kadar.kalem tutamaz oldum sayende.dün sevgilimede söyledim.ve o da bana bu bloğu nezaman okucağını sordu.bende evlenince dedim.o bloktan haberdar ama ismini cismini ve neler yazdığımı bilmio.ilerde öğrenicek ve ben bu yazdığım ayrıntılarla onun yüzünü güldürücem her seferinde.
şimdi şuraya bi not sıkıştırıyım.
hani Aşkın kitabına gittiğimiz gün vardı ya klimadan donduğumuz gün ki dışarısıda çok serindi.işte o günün akşamı yazdım ben tüm bunları ve yine o günün akşamı seni birkere daha çok sevdiğimi söylemek istedim.hadi gülümse şimdi ve yanıma gelip beni bi kere öp bunu okuduğunda tamammı..
tatlı rüyalar hepimize....norah jones lu geceler...

6 Eylül 2007 Perşembe

nazar sözlüğü.....

son okuduğum ve çok beğendiğim kitaptan bir alıntıdır Nazar Sözlüğü.Elif Şafak kitabında en çok bu kısmı yazarken zorlanmış.görmek ve görülmek üzerine kitabın kahramanlarından cüce be-ce nin yazmış olduğu nazar sözlüğüdür aşağıdaki...
keşke böyle bi sözlük olsa diye geçirio insan içinden....

adem ile havva; adem ile havva, yasak elmanın tadına varınca, farklıklarını gördüler ilk defa. utanıp, incir yapraklarıyla örtmek istediler çıplaklıklarını. ama birinde bir, ötekinde üç incir yaprağı vardı. sayı saymayı da öğrenince, bir daha hiç aynı olamadılar.

ay çiçeği;ay çiçeği güneşe âşık olunca, gülmekten kırılmış bütün bitkiler. "güneş gökyüzündeki tahtından bir an bile aynlmaz. kudretli ve ulaşılmazdır. sen kim, o kim. vazgeç bu sevdadan," demişler hep bir ağızdan. ay çiçeği sesini çıkarmamış. sevdalı gözlerini dikmiş güneşe; bakmış bakmış bakmış. uzun müddet hiçbir şeyin farkına varmayan güneş, nihayet bir gün, ay çiçeğinin bakışlarını hissetmiş üzerinde. önce geçici bir heves sanmış ama zamanla yanıldığını anlamış. ay çiçeği öyle inatçıymış ki, güneş tahtını nereye taşıdıysa, yılmadan usanmadan o yöne çevirmiş başını.
derken bir öğleden sonra, artık bu takipten bıkan güneş sapsarı gazabıyla kavurmuş ay çiçeğini. daha ay çiçeğinin üzerinde simsiyah duman tüterken, insanlar akın etmişler olay mahaline. "yaşasın!" demiş içlerinden biri."şimdi ne güzel çitleriz bu aşkı."
aynı gece televizyonun karşısında acıklı bir aşk filmine gözyaşı dökerken, çitlemişler ayçekirdeklerini.

ay tutulması;gökyüzündeki ay yeryüzündeki insanların gözlerinden saklanmayı başarır bazen. hazır kimse görmüyorken, pudrasını tazeler.

basilisk;bakışları zehirli, zehiri öldürücü hayvan. basilisk, bilinmeyen diyarlara yelken açan seyyahlann korkulu rüyasıydı. seyyahlar, onun zehirli bakışlarından kurtulmak için envai çeşit koruyucu nesne taşırdı. ama en zeki olanlar, aynadan başka bir şeye gerek duymazdı.
şu hayatta basilisk'i kendi görüntüsünden başka ne durdurabilirdi ki?

cadı;cadı, hansel'i fırında pişirmeden önce onun iyice semirdiğinden emin olmak istiyordu. her sabah çocuğun işaret parmağını kontrol ediyordu. ama parmak hep kemikli ve incecikti. çünkü hansel cadıyı kandırmak için parmağının yerine bir ağaç dalı uzatıyordu. cadının gözleri iyi görmediğinden, bir türlü hansel'i yiyemiyordu.

cennet-cehennem;cehennemde cezalarını çektikten sonra cennete kabul edilenlerin gözleri, cennete girmeden evvel, dışarıda bırakmalı cehennemde gördüklerini.

ceviz;gördüğü her şeyi cevizlerinin kabuklarına resmedermiş ceviz ağacı. kimse bu ağacın altında sevişmek istemezmiş bu yüzden.

dabbetülarz;kıyamet günü yerden çıkacak olan hayvan. bir boğanın kafasına, bir filin kulaklarına, bir devenin ayaklarına, bir sırtlanın kuyruğuna sahiptir. inananların yüzlerini beyaza, inanmayanlarınkini siyaha boyayacaktır. renklerle birlikte, iyiler ve kötüler de görünür olacaktır.

fotoğraf albümleri;gözün, geçmişte gördüklerinden sadece güzel olanları hatırlamasını sağlamak için, belli aralıklarla dolaptan çıkarılır fotoğraf albümleri. her defasında sanki ilk defa bakılıyormuşçasına merakla incelenir fotoğraflar; merakla ve muhakkak sırayla: bebeklik, çocukluk, gençlik, evlilik, bebeklik, çocukluk, gençlik...

gözbebeği; insanlarda yuvarlak, hayvanların çoğunda ise dikine elips biçiminde olan gözbebeğinin çapı, irise gelen ışığın miktarına göre değişir.karanlık ve uzaklık büyütür gözbebeğini; aydınlık ve yakınlık küçültür. yani bu kararsız çember, ışık varsa küçülür, ışık yoksa büyür.yakına bakarken de küçüldüğüne göre, yakın olan aydınlıktır, aydınlıktadır.uzağın payına karanlık düşer.zaten karanlığı kimse yakında görmek istemez.

aşık olunca da büyür gözbebeği; demek ki aşık olunan hep uzaktadır. aradaki mesafenin verdiği acıyı azaltmak için, maşuka "gözbebeğim!" diye hitap edilir."

harem ağası;osmanlı haremlerinde, vaktiyle asur, iran, roma, bizans, abbasi, memluk saraylarının da tanıdık simaları olmuş harem ağalan hizmet ederdi. hadım edildikleri andan itibaren, işleyebilecekleri en büyük günah, görmekti.

hayal;çocuk, bahçedeki elma ağacına tırmanıp hayallere dalarmış. gün-boyu inmezmiş ağaçtan aşağı; kimi geceler dallarda sabahlarmış. sonunda, bu gidişata dayanamayan aile büyükleri kesivermiş ağacı. çocuk, elma ağacından geriye kalan çukurun içine girip elma ağacı olduğunu hayal etmiş. her sene sulu sulu, kütür kütür elmalar vermiş. her sene gözyaşları arasında elmakompostularını kaşıklamış aile büyükleri.

iğne deliği;sessizliğin altın kadar kıymetli olduğu mahallelerden birinde, bütün gün pencerenin önünde oturup çeyiz işlermiş ana kız. "hayallerin iğne deliğinden geçecek kadar küçük olmalı," dermiş kadın kızına. "baktın ki bir hayalin geçemedi iğnenin deliğinden, boşver onu. unut gitsin. iğne deliğinden geçemeyen hayaller boş hayallerdir. hüsrandan başka bir şey getirmezler." kızcağız dikkatle dinlermiş annesinin anlattıklarını. sonra dalıp gidermiş hayallere. ne vakit hayal kursa, elinden kayıverirmiş gergef; iğneyi de beraberinde götürerek.

keşif;daha evvel görülmemiş diyarları ilk gören insanlar olmak arzusuyla, yüzlerce kâşif yelken açmıştı karanlık sulara. ama zamanla keşfedilmedik yer bırakmadılar dünyada.

komşu kadın;komşu kadın, hiç kapanmayan bir gözdür. pencere önlerinden, dantel tüllerin ardından, balkon kenarlarından, duvar diplerinden, gözetleme deliklerinden ve bir de, pişirip dağıttığı aşurelerin içinden bakar.

kurban;tek tanrılı dinlerden önce neyin kurban edileceği kime kurban verildiğine bağlıydı. antikçağ yunanlıları tanrıçalara dişi kurbanlar sunardı, tanrılara erkek. gök tanrılarına ak, yeraltı tanrılarına kara, ateş tanrılarına kızıl renkli kurbanlar verilirdi.
arapça krb kökünün de ifade ettiği gibi, kurban, "yakın olma" anlamına gelmektedir. kuran'a göre tam hz. ibrahim'in oğlunu keseceği esnada, allah gökten bir koç indirmiş ve böylelikle insan kurban etme geleneği ortadan kaldırılmıştır. koçun yanı sıra deve, sığır, manda, koyun ve keçi de kurban edilmesi caiz hayvanlardandır. kesmeden önce kurbanın gözleri bağlanır.

lamia;lamia, kafası insan, bacakları eşek olan bir canavara dönüşmeden önce, güzelliği dillere destan bir kadınmış. zeus onunla pek çok kez sevişmiş. o da her seferinde zeus'tan hamile kalmış. ne var ki kıskanç hera, lamia'nın her yeni doğan bebeğini öldürmüş.
lamia çocukları yaşayan bütün kadınlardan nefret ediyormuş. geceleri bu nefretle kıvrandığından uyuyamıyormuş. o zaman da gidip başkalarının çocuklarını kaçırıyor ve onları yiyormuş.
nihayet lamia'ya acıyan zeus, geceleri onun gözlerini çıkarıp, yatağının yanma koymakta bulmuş çareyi. lamia ancak o zaman uyuya-biliyormuş. gece oldu mu, o bir tarafta uyuyormuş, gözleri bir tarafta.

merak;gerdek gecesinin sabahında, karısını dizlerine oturtmuş şehzade. "dilediğince gez," demiş "dilediğince yaşa bu kırk odalı sarayda. lakin, sakın ola kırkıncı kapıyı açmaya çalışma, kırkıncı kapının kilidini zorlama!"
"sen nasıl istersen," demiş genç kadın munis bir ifadeyle. kocası dışarı çıkar çıkmaz elinde bir tomar anahtarla kırkıncı odanın önünde almış soluğu.

mikrop;gözle görülemeyecek kadar küçük kötülük.

pandora;kutunun içinde ne olduğunu görmek için açınca kapağı, bütün kötülükleri saçmış yeryüzüne.

röntgen;et perdeyi ortadan kaldırarak insanın içini gösteren alet.

sarık sandalı;üçüncü selim, ne zaman boğaziçi kıyılarında dolaşmaya çıksa, ahali işini gücünü bırakıp yollara dökülürdü. en arkada, içoğ-lanlarını taşıyan altı sandalı takip eden sandal, "sank sandalı" idi. bu sandalın hizmetkârı, padişahın, paha biçilmez mücevherlerle işlenmiş bir şala sanlı olan sangını tutardı. sandal kıyıya yakın sulardan geçerken, hizmetkâr da, padişahın sangını sağa sola sallardı.
padişah sarığını görmekle değil, onun tarafından görülmekle tazelenirdi itimad. her şeyi gören bir gözdü saltanat.

tebdil gezmek;padişahlar şehr-i şehirin yılankavi sokaklarında tebdil gezerdi. kimi zaman ihsanda bulunur, çoğu zaman ceza keserlerdi. ihsan da ceza da anında yerini bulsun diye, padişahların peşi sıra yürürdü tebdil hasekisi.
sık sık tebdil gezen üçüncü mustafa, derviş kılığına girmeyi pek severdi. karış karış şehri gezerdi; dışı derviş, içi padişah.
bir gün, çorum alaybeyi iken azledilip istanbul'a gelen feyzullah, tebdil gezen padişahı tanıdı. ne kadar müşkül durumda olduğunu anlatıp yardım istedi. karşılık görmedi. bir başka sefer, feyzullah, üsküdar çarşısının orta yerinde gene padişaha rastladı ve gene onu tanıdı. ve bu sefer kendini tutamayıp bağırdı: "ya ekmeğimi ver, ya beni katlet!"
üçüncü mustafa dikkatlice baktı feyzullah'a. dervişin içindeki padişahı gören göz sakıncalı olabilirdi; hem de pek sakıncalı. oracıkta tercihini yaptı. ona ekmeğini vermedi.

televizyon;evimizde sürekli seyrettiğimiz televizyonun bir an için de olsa bizi evimizde seyredebileceği düşüncesi tedirgin edicidir.

unutmak;göz temizliği.

yabancı;gözün daha evvel görmediği şey ya da kişi.

yaşam;yaşamı görmek için, ayna tutarız ağzımıza. yaşamı göremesek bile, yaşadığımızı biliriz ayna buharlanınca.

yay;ölüm mahkûmlarını öldüren kılıcı toprağa gömerlermiş bir müddet. gördüklerini unutsun diye. aynı işi yapan yay ise muhakkak kınlırmış. gördüklerini unutmayı başaramadığı için en iyisi onu kırmakmış.

zühre;derler ki, aşk da unutulurmuş her şey gibi. hem de yaşanıp bittikten, soğuyup küllendikten sonra değil, tam da doludizgin devam ederken unutulurmuş aşk.
neyse ki, zühre yıldızı varmış göğün üçüncü katında. halen âşık olup olmadıklarını ve eğer âşıklarsa kime âşık olduklarını hatırlayamayanlar, göğün üçüncü katına çıkıp, zühre yıldızının elindeki aşk aynasına bakarlarmış. baktıklarında gördükleri yüz, âşık oldukları kişinin yüzü olurmuş.derler ki, bazıları sadece zifiri karanlık görürmüş aynada. böylelerinin hafızalarından şüphe etmeleri yersizmiş. çünkü tekleyen hafızaları değil, yürekleriymiş.

zahir;tanrı'nın doksandokuz isminden biri olan zahir, "gözden saklanmayan" demektir.

zaman;mahallenin gaddar veletlerinin kuyruğunu kopardığı kara kedi, yeni doğan iki yavrusunu uzun uzun yalayıp temizledikten sonra terk etmişti. yavrulardan birini alt katta oturanlar aldı, ötekini de üst katta oturanlar. üst kattakilerin aldıkları yavru hızla büyüyüp, gürbüzleşir-ken; alt katın kedisi de büyüyordu ama aheste revan. oysa her iki kedi de aşağı yukan aynı şeyleri yiyorlardı.
aynı evin üst katında farklı, alt katında farklı işliyordu zaman. alt kattakiler saatlerini hep üst kata göre ayarlıyor ama hep geç kalıyorlardı. kedilere baktıkça zamanın görülebilir bir şey olduğuna inanmaya başlamıştı ev sakinleri. üst katın zamanı göbekliydi; alt katın zamanı ise çelimsiz.
seneler böyle geçti. kediler yaşlanıyorlardı. üst kattaki kedi hızla hantallaşıyor; alt kattaki kedi kocamakta geri kalıyordu. şimdi zaman geriye işliyordu.

zarf;senelerdir postanede memurdu. senelerdir, zarif bayanların değmek istemediği, telaşlı beylerin kapatmaya tenezzül etmediği zarflan şap şup yalayıp kapatırdı. zarfların, üzerlerinde adres yazılı olduğu için değil, yazılan gözlerden sakladıktan için elzem olduklanna inanırdı. mektubu mektup yapan bu kapalılık, bu gözden ıraklıktı. intihar ettiği gün ağzı açık bir zarf bıraktı geride, içine gözünü koydu. "gözü açık gitmiş" diye ağladı sevenleri. huzur içinde yatsın diye, zarfını şap şup yalayıp kapadılar.

zeliha;"koskoca vezirin karısı bir köle için yanıp tutuşuyormuş," diye gülüşüyordu kadınlar. zeliha ise, güzele baktığı için gözlerini cezalandırmasını bekleyenleri anlayamıyordu. merak ediyordu, acaba bu fitne kumkuması, dedikodu ustası kadınlar nasıl görüyordu şu âlemi.
nihayet bir gün, sevdiğini sevmediklerine göstermek için kadınları evine davet etti. onlara meyve ve bıçak verdi. sonra da yusuf u misafirlerin yanına çıkardı. gözlerini yusuf tan alamayan kadınlar, o odadan çıkana kadar, meyve yerine parmaklarını doğradıklarının farkına varmadılar.
zeliha, tabaklan toplarken vakur ve sakindi: "görün işte," dedi, "gözlerimin bana çektirdiklerini!"

zırh;içtekini, dışarının bakışlarından saklayamazsa, daha çabuk yenilir insan ve daha kolay öldürülür savaş meydanlarında.

zilzal;depremler anlamına gelen zilzâl, kuran'ın doksan dokuzuncu sû- resinin ismidir. sûreye göre, yeryüzü, içindeki bütün ağırlığı dışarıya kusacaktır. o zaman yerin altındaki görünmeyen katmanlar, yerin üstüne çıkıp görünür olacaktır.

zina;zinanın ispatlanabilmesi için dört erkek şahidin işlenen suçu bizzat gözleriyle görmüş olmaları gerekir. şahitlerin aynı şeyi görmeleri yetmez; bir de gördüklerini aynı şekilde ifade etmeleri beklenir. eğer içlerinden biri gördüklerini şüphe uyandıracak biçimde ifade ederse, öteki şahitlerin ifadeleri yalan, suçlama asılsız sayılır.


ELİF ŞAFAK
Nazar Sözlüğü(MAHREM)



5 Eylül 2007 Çarşamba

bir çift maşukkkk!!!!

sabah telefonun alarmıyla uyanıyorum hemde büyük ihtimalle onunla aynı dakikalar içerisinde.çok önceden planlanmış bi olayı(benim ısrarlarımla )gerçekleştirmek için saat 9.15 e sözleştik.bunun için erkenden kalkıp hazırlanıp yol almak gerek.
istikametimiz SAPANCA-MAŞUKİYE

içimde bir sevinç bir sevinç eminönü vapur iskelesinde buluştuk sevgilimle.amacımız haydarpaşaya geçip oradanda tren yolunu kullanarak sapancaya gitmek.eminönü kadıköy vapur iskelesinden sabahları 20 dakikada bir kalkan vapurlar haydarpaşaya mutlaka uğruo ama öğleden sonra bu sistem değişio.
saat 9.55 de haydarpaşadayız.ilk iş olarak biletlerimizi alıoruz ama küçük bir hayalkırıklığı yaşıoruz çünkü trenler şehir içindeki banliyolar gibi.isteyen bulduğu yere oturuo ve fiyatıda 7 ytl.yani kompartıman, yani kendimize ait bi masa yada koltuk, şööle ayağımızı uzatıp yatabilicğeimiz yatak vb hiçbişey yok.bildiğimiz yolcu trenlerinden işte hatta biraz daha rahatsız olanı çünkü ilerleyen zamanlarda uzun olan yol,durulması gereken birsürü durak,sıcak ve insan kalabalığından dolayı tren yolculuğu keyif olmaktan çıkıo.
trene binmeden önce önündeki çay bahçesinde bişiler yiyoruz ve haydarpaşa temalı fotoğraflar çekilioruz.
söylenildiği gibi saat tam 10.35 te tren hareket edio.önümüzde 14 adet durak var.sırayla büyükderbent,maşukiye ve sapanca.biz maşukiyede inicez sonrasındada diğer yerlere uğrucaz.bi aksilik olmazsa saat 1 gibi orda olmamız gerek.yoldayken biraz tedirginiz vaktimizin gezmeye yetmiyeceğini düşünüoruz ama bu telaşımızın boşuna olduğunu bikaç saat sonra sukutu hüsrana uğradığımızda anlıcaz.
hava çok sıcak, çok nemli.şehir hatlarındaki trenler yapıları itibariyle daha havadar koltukları daha yukarda ve genelde kapıları açık kafalar dışarda sarkık kullanıldığı için bu tarz bi terleme sorunu çok yaşanmaz.ama bu hatta sürekli duraklar arası binen insanlar ağlayan bebekler,öğle sıcağı fln derken ciddi bi terleme problemi çekioruz.sevgilim ipod dinlemeye başlıo çocuk seslerini duymamak için bende yanımdaki kitabı okumaya başlıorum.koltuklar zemine fazlaca yapışık yerden yükseliği bu derece az olunca camlarda vasisdas tarzı olunca bayılmamak elde diil.cümbür cemaat gidirouz sanki sapancaya
birazdan iniceğimiz durak maşukiye çünkü önümüzdeki tabelada bu yazıo.hazırız, beklemeye başladık.fakat tren durmuo ama biz bunu 2 hattın birbirine çok uzak olduğuna veriyoruz.istasyona yaklaştığında yavaşlayan trenle iniceğimiz yere geldiğimizi anlıoruz.

fakat o da ne!!!
aman allahım.durak kaçırmış olmamız imkansız ama biz yinede sapancadayız.e hani maşukiyede olucaktık.şaşkın şaşkın inioruz trenden ne yapıcağımızı bilemeden, afallamış bi durumdayız.

tren istasyonunun önünde taksiler var.bilir kişiler atlıolar taksiye.biz ise öncelikle noolduğunu anlamaya çalışıoruz ve bi markete danışıoruz.ve anlıoruzki tren maşukiye durağında durmuo.direk sapancaya gelio.çok büyük sorun diil aslında çünkü maşukiyede inmiş olsaydık sapancayıda görmek için mutlaka gelicektik zaten.
bakkaldan bazı yapmamız gerekenler konu sundabilgiler alıyoruz yol hakkında.ve sapancanın gezilicek tek bir yeri olan gölüne gidiyoruz.SAPANCA GÖLÜ
önünde bol bol restaurantların ve deniz bisikletlerinin olduğu bi göl burası.kısa bir kordonu var yürüyebiliceğimiz
ama 2 adım bile atmak istemioruz çünkü söylemiştim hava çok sıcak.
ve maşukiyeye gitmek için minibüse binioruz.sapanca ile maşukiye arası 17 km.yol boyunca ilerleyen yeşilliklerden başka da bişi yok.ısrarla içimden görülmesi gereken yerleri görmediğimizi düşünüorum ama hayır böle bişi yok.sapancada hafif şöle tepeden bakınca olan biten ne varsa görülebilirmiş hissi var.okadar küçük ve hiçbir özelliği olmayan bi yer.maşukiyeye giderken gözümün önüne internetteki sapancaya ait fotoğraflar gelio ve övgü dolu yazılar.sonra bi arkadaşımın maşukiyede çektirdiği pozlar.bi gölün üstünde ahşaptan yapılmış güzel bi mekan.sapancanın açtığı yaraları maşukiyenin kapatıcağı inancıyla yolda ilerlioruz.


-MAŞUKİYE-

ve ewt maşukiyedeyiz.hemen önümüzde taksilar var ama sarı diiller.hususi araba görünümündeler.burası ilk izlenim olarak insana taşra havası uyandırıo.küçük bir taşra kasabası ve bizde sanki buraya yeni tayin olmuş genç çiftiz:)
e bu genç çiftin karnı acıktı ve üstüne sütlük çokda yoruldu ve bunaldı.taksicinin yanına gidio sevgilim rotamızı belirlemek adına.burasıda sapancadan farklı olarak nispeten daha hareketli bi yer.ve şelale dedikleri bi yer var. bu şelaleye giderkende solda konuşlanan birsürü yiyecek içicek ve konaklama gibi tesisler var.
taksici konuşkan bizi kendince en iyi bulduğu yere götürüo.en tepede bi tesis burası ki taksicininde tanıdığı.inerken --ilgilen koçum gibi nidalarala güya bizi sahiplenio. fakat biz taksiciye ihanet edip bi dolaşalım diyerek mekan sahibini kandırıoruz ve daha aşağılara daha kaliteli bi yer bulmaya odaklanıoruz.
sapancanın şaşkınlığını maşukiyeyle atıoruz azda olsa.heryer tesis burda ve fix yiyecek köy peyniri, köy mantarı ve tabiiki alabalık.
hatta yemek yediğimiz yerde alabalıktan başka bi et cinsi seçeneğimizde yoktu.aşağı inerken bu dediğim yerde hamaklar gördüğümü illede oraya gidip konaklamamız gerektiğini sölüorum ki orayı buluoruz.
tüm insani ihtiyaçlarımız ayyuka çıkmış durumda.uzun büyük bi alana yapılmış bu tesiste bunca boş masanın arasından masa seçmekte zorlanıoruz.alabalık havuzunun yanında bi masaya yakınlaşıoruz.az sonra kendilerinden 2 tanesini midemize indiriceğimiz tehditlerini bakışlarımla savuruorum.alabalıklar içiçe oynaşıolar başlarına gelicekten habersiz.küçük alanlı bi hafızaya sahip olmaları bu açıdan süper.lakin ben bi balık olsam ve insan gibi hafızaya sahip olsam mesela şööle 70 sene öncesini çok net hatırlayabilicek kadar. kafayı yerdim herhalde.milyonlarca ölüme şahit oluosun ve insan denilen varlık seni binbirtürlü zevkle yiyo.kötü bi durum...
oldukça rahatlatıcı bi yer bulduk kendimize nihayet.yanımızda akan dere misali alabalık havuzu, yeşillik, kuş sesleri, orman, sessizlik....önümüzde güzel bi çoban salata.kiremitte mantar kiremitte köy peyniri ve kiremette balık.(balık çok lezzetli diildi bu arada çünkü zaten alabalık güzel bi balık diil.keşke peynirlisini yeseydim)
bir güzel yiyoruz üstünede kahvelerimizi içioruz ama bu köy peyniri kısmında durmak istiorum lakin çok lezzetliydi.servisleri almaya gelen çocuğa soruorum nerden alıosunuz die.tesisin aşasğısında bi yer ismi verio.en taze ve en güzel orda olur dio.peqi nasıl yapıosunuz bu peyniri böle güveçte diye soruorum.kendince tarif verio.ona göre peyniri güvece kalınca yerleştirioruz ve üstüne başka hiçbişey koymadan fırına veriyoruz.tabiiki bu söylediğine prim vermiorum.hesabı ödedikten sonra- haa bi de fiyatlar heryerde aynı.tüm tesislerin balık, mantar, peynir fiyatları hep aynı.rekabet sıfır yani-sallana sallana aşağıya geldiğimiz yere inioruz.ve çocuğun tarif ettiği peynirciye gidioruz.görüntü olarak köy peyniri işte çokda farkı yok.tadıda mathaf bişi diil.eve gidince bi hal çaresine bakmak lazım diye düşünüorum.

,maşukiyede tren durmadığı için ondan bi önceki durağa yani büyükderbente gitmemiz gerekio.taksiye atlıoruz.taksici sağolsun çok iyi, alakalı bi amca.tren saatlerini öğrenmek için bi arkadaşını bile arıo telden bizim için.saat 5.08 de kalkan bi tren var.gişeye doğru yaklaşıoruz bilet için ama kapalı. bi adam görüoruz sevgilim yine danışmak için yanlarına gidio.sıcaktan mayışmış olan adamlar bize o gişedeki çalışanın tren saati piyasaya çıktığını ve gişeyi açtığını daha olmadı biletimizi trenden alabiliceğimizi söylüo.
güzel....
durağa geçip beklioruz.yarım saat var önümüzde.yoldan geçerken sevgilimin benim için kopardığı olmamış ayvayı kemirmeye başlıoruz birlikte.ve çok tatlı sevgilim bana 50 ytl harçlık verio.çok utanç verici bi durum ama benim salaklığım yüzünden yanımda sadece 10 ytl var.salaklık işte...neyse ...
tren gelio bu sefer genelde uyuyarak geçirioruz yolculuğu.pestilimiz çıkmış durumda ve trende yine çok havasız.bu sefer bostancıda inip denizotobüsüyle bakırköye geçmeyi planlıoruz.dönüş gidişe göre daha kısa gibi gelio.inioruz.bostancı deniz otobüsleri saatte bir kalktığı için 45 dakika beklemek zorundayız.bi çay bahçesinde bişiler içioruz aldığımız dergilere gözatarak geçirioruz vaktimizi.
klimalı ortamda medeniyete daha yakınmış gibi durarak süzülüo otobüs suyun üstünde.dalgalardan her atlayışında içimden bişiler gidio.bu his beni öldürüo çünkü midem bulanıo bu gibi durumlarda.allahtan yarım saate kadar varmış oluoruz bakırköye.
fazla seramoniye gerek yok.sahilden ayrılıoruz.herzamankinin aksine hep o beni bindirirdi taksiye o yolcu ederdi bu sefer ben devralıorum bu görevi.
sevgilimi geçirip meydana doğru yürürken bi aksesuarcıya uğrayıp 3 adet küpe alıorum.ve kendimi eve atıorum bi süre sonra.
gerçekten çok yorgunum.saat 10 buçuk gibi sızmaya başlıorum.elimdeki sigarayı küllüğe koyucak kadar bile mecalim yok.ortalığı yakmadan kendisini söndürüp uykuya dalıorum...
yarın tüm gün evde olucam ve dinlenicem dinlenicem dinlenicem..bu benim iç sesim...ama bi de dış sesim var ki o yarın olduğunda ne söyler görüceeezzz

3 Eylül 2007 Pazartesi

günüm

sonbahara yaraşır birgünün ortasında ayaklarımı uzatmış kahveme uzanmış kitap okuyorum.ciddi bi rüzgar var dışarda ama karşılıklı iki camı aynı anda açmazsam şimdilik sorun teşgil etmiyo.
hava ne yağıcak gibi ne de yağmıcak.tam şu anda üstümüze sonbahar gümm diye düşsün istiyorum.sapsarı yaprakların arasında dolaşmak, ciseleyen yağmuru ve hafifçe yağmurdan dolayı ürpermek istiorum.elimdeki kitabı ZAHİR'i
bi banka oturup okumaya devam etmek istiyorum ve bu hayalimin tam ortasında reel hayatıma geri dönüyorum.
balkondayım...karnım acıkmaya başladı ama ne yiyeceğimi bilmiyorum.yemek yemenin,, yemek yapmanın anlamı aileyle eşlerle, dostlarla oldukça ilintiliymiş bunu yeni anlıorum.çünkü canım kendime yemek yapmak istemio.mutfakta zaman geçirmem için en az 2 kişi olmamız gerekio ki yaptıklarım hakkında yorumda bulunabilsin ve beni yeni mecraalara sevkedebilsin.
ama hayır.yemek yerine cips ve browni yiyorum.mandalinalı gazoz içiorum yanında aklıma sevgilim gelio.çok sever kendisi.ıvır kıvırla dolduruorum bünyeyi ve temizlik yapmaya karar veriorum.bu konuda anneme nekadar kızarsam kızıyım bende onun yolunda ilerliorum.temiz olan ev can sıkıntısından yeniden temizlenmelidir tezinden yola çıkarak nerdeyse anahtar deliklerini bile elden geçiriorum.
ama buna rağmen akşam olmak bilmio.yine kitap okumaya devam ediyorum.hava olaylarını izliyorum bi yandanda yağmurun ciselemeye başladığını görünce gerekli önlemleri alıorum ama bu sefer beni kandırıo ve yağmamakta inat edio.üzülüorum... bi parça yağmura ihtiyacım var gibi. bende şu aşağıdaki çiçekler kadar kurudum gibi gelio kalkıp bi bardak su içiorum.dolapta dün aldığımız taze köy peyniri var.elime alıp yerine bırakıorum uğraşmak içimden gelmio.
mmm nekadar zaman geçmiş bi bakalım.eh pek olmamış.cnbc_e de bi dizi görüorum saçma bi konusu olsa gerek ama yinede izliorum.sonra kendime türk filmi arıorum.3lü koltuğa gömülüp izleyebiliceğim cisnten bişi olmalı ama bunu ertelemeliyim zira tv deki tek türk filmi cüneyt arkının köroğlu adlı filmi.tv kapanıyo cüneytin yüzünden.bilgisayara geçilio.bu arada kendimi çok zorluorum dışarı çıkmak için.sebepler üretiyorum kendimce ama olmuo.markete gidip alışveriş yapabilirim gereksizce ama onları eve taşıma derdi beni vazgeçirio.marketle mesafemiz ne yürüme ne de taksi aralığında.insan kararsız kalıo ama ben kararımı verdim bugün evden çıkmıcam.
yeni düzenlemeler yapıorum resimlerimi kesip biçiorum renklerini değiştiriorum bilgiyarda uzunca vakit geçiriorum arada msn den yazan olursa 2 laklak yapıp işim var diye kesip atıyorum.sevgilim arıo babamın gelip gelmediğini soruo evde yalnız olduğum için endişeli sanırım.bu soruya cevap verirken kapı çalıo babam gelio birsürü bavulla.annem artık yazlıktan dönüo ama öncelikli olarak gereksiz eşyaları kıyafetleri istanbuldaki evimize yollamış arabayla.ehh banada iş çıkıo işte fenamı.onları yerleştiriorum ve gördüğüm bulgur kavanozunu yerine koymayıp bi pilav yapmaya karar veriorum.çünkü açım ve saat 10buçuk.deli gibi yanında yoğurtla bulgur pilavı çekio canım.demlenmesine bile fırsat tanımadan yiyoruz babamla.
sanırım bulgurlar içimde şiştiler ve kocaman oldular.bu gece nasıl uyucam bilmiorum. bu yüzden yatma saatimi biraz ileriye çekiorum nasıl olsa bu şekilde yatarsamda uyuyamıcam.
ve işte zaman doldu.iyi geceler öpücüğümüzüde aldıktan sonra güzel bi uykuya dalıorum.midemde kocaman bulgurlar topak haline gelip elele dansederken ve kendilerine bi çıkış yolu ararken ben mışılll mışılll uyuyorum.
iyi geceler....