sevgilimle bu cumartesi nihayet kendimize vakit ayırabildik.ev ve eşyaları telaşından uzaklaşarak kendimize bi sinema molası çektik.
nişantaşındaki ahalinin kendi kendilerine yaptıkları galanın sahibi olan şu meşhur film. SEXANDTHE CITY...
daha önceden takip etmişliğim yoktu düzenli olarak.ama anladımki tam bir kadın dizisi. yanınıza en sevdiğiniz arkadaşınızı alıcaksınız ve gidiceksiniz. sevgilinizle gitmek biraz anlamsız.ben zevkle izledim ama sevgilim çok sıkıldı hatta filmin çok uzadığından dem vurmaya başladı. halbuki sadece 10 dakika daha uzundu:)
filmin öncesinde ilk tanıştığımız DODİCİ de hafif bi yemek yiyip kahvelerimizi içtik eski günlerdeki gibi. ama konumuz hep yine eşyalar, ev, yeni komşular ve diğerleriydi:)
sevdiğin adamla bi evi, bi hayatı paylaşma hazırlıkları yapmak oldukça keyifli.herşeyi kendi beğenimize göre aldık. çok şükür her işimizde hep rast gitti.pazar günüde salonumuzun halılarını aldık. biraz normalden pahalı olmakla beraber ikiside çok şık. bir lale sever olarak tulipa serisinden nefis halılar aldık muhteşem salonumuza. şimdi artık sadece gelinlik, damatlık, nikah şekeri, nikah sonrası yemek için mekan ayarlaması ve tüller kaldı yapmamız gereken.onun dışındaki tüm ayrıntıları hallettik.buna evimizdeki dekoratif aynalar girişte kullanıcağımız dresuar fln da dahil.ayrıntılara düşkün bi erkeğe sahip olmanın en büyük avantajıda bu.davetiyeleride dağıtmaya başlıcaz şu aralar yavaş yavaş.
nihahtan 2 gün evvelde kına gecesi yapıcaz evde.kırmızı bi elbise giyicem o gecede. bu arada kuaför randevumuda hallettim. ve stüdyo fotoğrafçısınıda ayarladık.herşey yolunda yanii.
ve kendime yeni ciciler aldım bikaç tane.çok güzel elbiseler. evlendikten sonra yeni bi hayata bi nebzede olsa yeni kıyafetlerle başlama arzusu çok yüksek bu aralar.
tüm bu güzelliklerin dışında halen devam eden üzüntülerimizde yok diil. sevgilimin beyin kanseri olan eniştesi artık yoğun bakımda ve açıkcası ölümünü beklioruz. hiç bi kıpırtı yada tepki yok.makineye bağlı olarak yaşatmaya çalışıolar.
diğer taraftan 2 sene evvel dudak kanseri olan dedemin bu hastalığı metaztaz yaparak boynuna yayılmış. 4 gün önce yeni bi ameliyat daha oldu ve o bölge çıkartıldı.iki taraflı kötü hastalıklarla uğraşıoruz yani. inşallah Allah iki rahmetten birisini nasip eder her ikisi içinde. ama bu kanser illeti vücuda bi defa girmeye görsün. en kötüsüde böle bi handikapa sahip olması işte. tam yendiğinizi sandığınız anda, üstelik düzenli kontroller yaptırırken bi gün bi bakıosunuz yeniden hortlayıvermiş..Allah hepimizin yardımcısı olsun...
yine bi hafta daha bitti ve yenisi geldi.hemde yeni bir ay ile birlikte.yarın nisan 1.eblek şakalara maruz kalmayız inşallah:) haftasonu cumartesi günü doktor kontrolümden ve nihayet kendime depresyon teşhisini verdirip,elime reçetemi aldıktan sonra sevgilimle buluştum herzamanki gibi.uzun zamandır önce söz, sonra nişan telaşı, alışverişler, hazırlıklar, organizasyonlar fln derken nihayet kendi başımıza kalabildiğimiz bir haftasonuydu.dolayısıyla en sevdiğimiz şeyi yaptık.
sinemaya gittik...
biz ikili koltukları olan galeria yı tercih edioruz her seferinde.hem diğer alışveriş merkezlerine göre nispeten daha elit ve sakin gelio bize.
biletlerimizi aldıktan sonra Pizza Hut'a girdik.sevgilim fast food tarzı şeyler yemek için biyere gitmekten pek hoşlanmıo.daha doğrusu bi yere yemeğe gidildiğinde ilgisizlikten hoşlanmıo.yemek için uzun süre beklmeketende hoşlanmıo.garsona ulaşamamaktan, bi isteği olduğunda bunu ileticek birini bulamamaktanda hoşlanmıo.kısacası fast food zihniyetini sevmio.
bu açıdan biraz sıkıntı yaşasakta öle yada böle yedik pizzalarımızı.birazda mağazalara bakınarak vakit geçirdikten sonra filme girdik.
ahh insanın yanında sevdiği olmasa,şöle ona sarılıp seyre dalma şansı olmasa hiç bi film çekilir gibi değil şu aralar.
daha doğrusu düzgün bi film seçemez olduk bayadır.ne kadar güzel bi film olsun artık dersek okadar aksi oluo.
en son gittiğimiz film Charlie İş Başında mıydı neydi adı.sinemayı kapatmış gibiydik.topu topu 6 kişiydik koca salonda ki ikisi zaten biziz yani:)
o aralar recep ivedik furyası vardı.dolayısıyla herkes ordaydı.ivediğin olduğu bölüme yazılar asılıodu; hiç boş yerimiz kalmadı die.
ne anlamsız....
neyse.filmimizin adı TANRININ VADİSİNDE... 6 kişi değilsekte sanırım iki katı kadardık yine salonda.en fazla 12 kişi yani.
yayıla yayıla izledik işte.film tam bir amerikan propagandası gibi geldi bana.hani vermek istedikleri mesaj tam anlamıyla şuydu:
ewt askerlerimiz ırakta olmadık eziyetler yaptılar, bisürü insan öldürdüler ama bakın işte gayet normal gözüken bi asker çok samimi olduğu arkadaşınıda yok yere öldürüp hatta onu parçalara bile ayırabilio.yani biz amerikalılara kızmayın, çünkü biz canciğer kuzu sarması arkadaşımızı bile kesip biçecek pskiolojiye sahibiz... vah vahhh!!!
emekli asker olan tominin yine kendisi gibi asker olan oğullarından birinin birliğinden felefon gelir.oğlunuz eğer şu güne kadar dönmezse hakkında işlem yapılıcak die.babası bunun üzerine olayı araştırmaya başlar ve anlarki oğlu aslında ortalıkta yoktur, hatta öldürülmüştür.
ilerleyen dakikalarda öldüren kişinin en yakın arkadaşı olduğu anlaşılır ve hatta öldürme sebebide olmadığı.tamamen askerlerin ıraktaki psikolojisiyle ilintisi vurgulanır.
hatta o çok örnek olan oğul mike bi gün bile bile ırakta önüne çıkan çocuğu ezer ve sanırım bu olaydan sonra artık can acımamaya,vicdan azabı yokolmaya ve hiç bişey hissetmemeye başlarlar.öldürmek, işkence etmek onlar için bi zaman sonra sıradan bi eylem halini almıştır. bilemiorum nekadar haklı yanları var.ama ben insan olmanın bazı sorumlulukları olduğunu düşünüyorum.yani bi insanın bi başka insana kolaylıkla her türlü işkenceyi yapabilmesini, yada onu öldürüp parçalara ayırabilmesini ve hatta bundan hiç suçluluk duymamasını insanlıkla açıklayamıyorum... bilemiyorum bilemiyorum...
filmden sonra evde laptopumda nişan cd mizi koyup izleyebildim nihayet.hem komik hem oldukça güzel bi anı.kendi kendime güldüm güldüm izledim.ilerde çocuklarımıza gösterebiliceğimiz şahane bi anı işte.
pazar günü saatlerinde ileri alınasıyla absürdleşen bünye uzun zamandan beri ilke defa 12,30 a kadar uyudu.daha doğrusu uyumak için kendimi olabildiğince zorladım.güzel bi kahvaltıdan sonra MASKO mobilyacılar sitesine doğru yola çıktık ailece.yolda arabamızın yalpalamasıyla anladıkki tekerlek patlamış.neyseki yakında bi yer buldukta değiştirttik hemen.mobilyacılar sitesine vardığımızda hava çok soğuk ve rüzgarlıydı.sadece %50 sini gezmeme rağmen pek içime sinen bişiler bulamadım.ne yemek odası, ne yatak, ne oturma odası...kalan kısmı daha sonra gezicez inşallah.
sıcak evimize gitmeden önce babam bizi yemeğe götürdü.karınlarımızıda doyurup, annemi yemek yapma derdinden kurtardıktan sonra evde bi battaniyenin altına girerek annemle Varmısın Yokmusun' u izledik.
zaten sonrada yatma vaktim geldiği için yattım fakat boğazımdaki bi gıcık beni uyutmadı.çokda uykum yoktu zaten geç kalktığım için.öle sallan yuvarlan sabahı ettim işte.
güzel bir gün....bende tam kendimi kandırmak üzereydim aa işte bahar geldi ohh ne ala diye.ama sabah dışarı çıktığımda anladım acı gerçeği hava buzz ve benim gibi zürafanın düşkünü beyaz giyer kış günü... trençkotumla çıktım dışarı.allahtan içimde kazak var da donmadan işe gelebildim.az öncede milliyette okudum haftasonu dahada buzz havalar misafirliğimize geliomuş.hemde yatıya :s
şirketimize adam gibi bi bilgisayarcı bulamadığımızdan her an bir virüse kapılıp gidebilir benim avare bilgisayarım.herzaman işlerimizi yapan bilgisayarcıyı değştirip yerine patronumuzun bi ahbabını getirdiler.bilgisayarlarımızda, internette ve kullandığımız paket progrmalarda ciddi bi yavaşlama ve kitlenme söz konusu idi.gelen ahbab ahbablığının rahatlığındanmıdır nedir sadece kullandığımız virüs programını kaldırıp yerine başka marka olanını yükledi ve gitti.fakat problemlerimiz hala devam ettiği yetmezmiş gibi bir de bu yeni eklediği virüs programının sürüm süresi dolmuş.yenisini satın almamız gerektiğini vurgulayan bi ibareyle karşılaşıorum her sabah.üstelik öyle bişeyki, eğer tamam satın alıyım seçeneğine basmazsam ve oranın internet sayfasına bağlanmazsam masaüstümden o sayfa gitmio.bende bugün yekten kaldırdım hepsini.artık virüs tarama programım yok.allaha emanetiz yani...ahbab baya bi gösterdi marifetini.meğer bize kısıtlamalı bir program eklemiş.denyo yaaaaa... nette bi iki virüs programı araştırdım az önce fakat tam bi tanesini indiricem altta hakkında yazılanları okuyunca vazgeçiorum.biri muhteşem dio, biri pc yi kasıo dio, diğeri aa hemen indirin dio, diğeri hiçbi işe yaramıo trojenleri bile bulmuo dio.vazgeçtim...yüklemicem hiçbirini.... şu aralar deli gibi kızarmış yeşil domates tarifi arıorum internette.ama çokda içime sinenine rastlamadım doğrusu.bildiğimiz süt ,un ve yumurtalı bulamaça batırıp kızartıldığından bahsedilio ama benim gördüklerim daha lezzetli gibiydi sanki.nerdemi gördüm?filmde tabiiki)
(resim ayseyaman.blogcu.com 'a aittir)
geçen pazar günü anne kız kendimize film günü ilan ettik.arka arkaya 2 film izledik ki bunlardan biri KIZARMIŞ YEŞİL DOMATESLER idi diğeride adı kapağı olmayan cadılı büyülü bi film. KIZARMIŞ YEŞİL DOMATESLER aslında tamda aile bağları arkadaşlık dostluk vefakarlıkla alakalı izlenilmesi gereken hatta tam anne kız formatında bi film. hele kadının TOVANDAAAAAAAAAAAAA die bağırışı hiç aklımdan gitmio.:) filmde yaşlı bi kadın eski anılarını başka bi kadına anlatırken eskiden sahip oldukları kafede yaptıkları bu yiyeceği anlatıo.okadar canım çektiki arayıp duruyorum.kırk yılın turşuluk domateslerine bakıyorum şimdi pazarlarda.ve uygun bi tarif bulup yapmayı hayal ediyorum.
nişan tarihini kaba taslak kararlaştırdık ama bi parça keyfim kaçık bununla ilgili.aslında keyfimiz kaçık desem daha doğru. sevgilimin eniştesi beyin tümöründen dolayı rahatsız.bi sene kadar önce ikinci ameliyatını oldu ve 6 ayı çıkaramaz diyen doktorlara inat bir senedir yaşıodu.ve çok hızlı üreyen bi tümör olmasına rağmen hiç bi büyüme göstermidu ki bu sevindiriciydi.fakat bir ay kadar önce ciddi bi nöbet geçirmesinden sonraki yapılan tahlillerinde bir ay önce ilerleme olmayan tümör, beyinde tam 7 yere metastaz yapmış.durumu kötü...kendi başına hareket edemio ve allah bilir ama çok uzun ömür biçemio doktorlar.yani onlara bakılırsa bi iki aylık ömrü var:( bu onların ailesini üzdüğü gibi benide üzüo dolayısıyla.sonuçta bu bi nişan merasimi olucak ve özendiğim bişeydi ama bu şartlarda çokda hevesim kalmadı açıkcası.çünkü ailede bi hüzünlü durum hakim haklı olarak. yinede hayat devam edio dioruz ve planlarımıza ara vermeden devam etmek durumundayız.
yapıcağımız mekanı az çok kafamda okeyledim.yemekli bi nişan yapıcaz.aslında benim gibi hayalleri olan biri daha şaşahalı bişeyler düşünmeliydi ama bu sebeplerden dolayı çok daha mütevazi bi yere karar kıldık.15 mart'ı düşünüoruz vakit olarakta...bakalım hayırlısı...
bu arada nişan elbisemide bir tesadüf eseri olarak almış bulunmaktayım.
sevgilimle 2 hafta önce Capacity de gezerken Network ün önünden geçiodukki mankenin üzerinde bi elbise gördüm. ama hiç aklımda NETWORK ten elbise almak fln yoktu.ben daha abiye çalışan yerlere bakınıp duruodum doğrusu bu elbise için.neyse içeri girip o elbiseye ve diğerlerine bakınca bikaç alternatif çıktı ortaya.2 tane elbiseyi beğendim ama bu işi annemle yaparsam daha iyi olur diye düşünerek aklım elbiselerde çıktık ordan. tam bi kaç adım yürüdkki sevgilime dönüp ben o elbiseleri denemek istiorum çok beğendim dedim.içeriye girdik asıl beğendiğim elbiseyi giydiğimde çok güzel olmasına rağmen oldukça açıktı.yani sırt kısmı nerdeyse kuyruk sokumuma kadar geliodu bende ondan vzgeçip daha az önemsediğim diğer alternatifi giydim ki aman allahım okadar güzel durduki üstümde....hatta nerdeyse kumaşı üstüme koyup dikmişler gibi okadar benim vücuduma oturdu.petrol mavisiyle küf yeşili arası enteresan bi rengi var.kumaşı ipek saten ve güzel bi kuyruğu var elbisenin.okadar beğenince annemi arayıp yinede fikrini aldım ve hemen akabinindede satın aldım.
çok ani oldu ama okadar beğenerek aldımki bu kooskocaman yüktende şans eseri kurtulmuş oldum:)
şimdide güzel sıcak bi kahveyle öğle yemeğimizde verilicek olan pastamdan bi dilim aldım.hazır çinlilerde spring festivallerini kutlarken bende 15 günlük işyerinde dinlenme sürecine girmişken biraz keyif yapıyım:)
18 Ocak 2008 Cuma
2 gün ve gecedir hava pek şahane.bu haliyle biraz kaçırdığımız sonbahara birazda beklediğimiz ilkbahara benzio.tam bi mevsim dönümü arefesi gibi.
hayatım belirli rutininde akıp gitmeye devam edio.sabah oluo işe geliorum akşamları eve, olmadı başka biyere ve sonra yine eve.
dün çiçeği burnunda sözlümle buluştuk.cevahire gittik.ama biraz erken geldiğim için yalnız başıma dolaşma imkanımda oldu.ocak ayı dert ayı.4 adet dikkatle ve özenle hediyelerin seçilmesini gerektiren doğumgünü var.hepside sevdiklerimin,önem verdiklerimin.bitanesini geçen hafta halletim diğerinide dün.
Bershka süper bi indirim yapmış.deri ceketler fln baya indirimliydi.gerçi pazar yerine dönmüş gibiydi biraz ama çokda aralara dalmadan indirimden kuzenime çok şık bi deri ceket aldım doğumgünü hediyesi olarak.umarım beğenir...
okadar cazip şeyler var ki hani başka masraflar olmasa kendimi alışverişe vurucam.ama dizginlemeliyim lakin bu ay zor biticek gibi görünüo mali açıdan.
Schiller diye bi yer var cevahirde.hatta bi değil iki tane var.ve hatta cevahire girmeden hemen soldada bitane var.yani bu mekan önüm arkam sağım solum sobe...ben salata yedim tavuklusundan ama sevimsizdi çokça.tavuklar nerdeyse saydam gibi kesilip sotelenmişti ve yiyemeyeciğim kadar çok yeşillik arasına şöle bi serpilmişti.romantik bi ambiyans yaratalım derken aşırı karanlıklığından dolayıda menüyü okumakta bayaca zorlandık diyebilirim.ama cevahirin en sakin ve nezih yerlerinden biri olması sebebiyle gidilebicek tek mekan ve sanırım amip gibide çoğalıolar.
sevgilime onca karanlık içinde afakanlar basınca yürüdük turladık biraz.teknosaya girip beyaz eşya ve dev plazmalara baktık.sonrasındada beni eve bıraktı yukarı çıkıp kapıyı çaldığımızda babam kapıyı açınca gözlerinde güneş gözlüğünü görünce baya güldük.
babam bazen enteresan fikirler üretir.2 adet gözlüğü olmasına rağmen 3.olarak bazen evde güneş gözlüğü takar tv ışığı rahatsız edio diye.sonra bazen beynine kan gitmediğinden şüphelenerek başını aşağı akıtır.:)veya bi doktor bi yiyecek hakkında iyi bişiler söylesin haftalarca evimize o şey girip çıkar.
haftaya ameliyat olucak burnundan.dolayısıyla ameliyat öncesi tahlilleri yaptırmak icap etti.yaptırdığımızda maşallah sonuçlar süper çıktı ama kolestrol 20 puan daha fazla çıktı olması gerekenden.ama babam bunu 200 puanmış gibi algılayarak ciddi bi diyete girdi.baya baya diette yani.kendine dikkat etmesi amaan bana bişi olmaz diyerek önlem almadan yaşamaya devam etmesinden iyi elbette.ama bazen abartıo işte:)
haftasonuda geldi çattı hiç farkettirmeden.bense sanki O'nu hiç görmemiş gibi özledim.hatta şu aralar daha fazla özlüorum.artık evimizi kuralım ve kendi hayatımıza başlayalım istiorum.bi sinema filminde geçiodu.kadın adama dioki:hayatımın geri kalan kısmını seninle geçiricem buyüzden hayatımın o kalan kısmı bi an önce başlasın istiorum..
ne kadar doğru.aynen böle.hayatımızın birlikte yaşıcağımız kalan kısmı bi an önce başlasın ve kendi özelimize bürünelim istiorum.sevgilimde bana keza benden beter hatta bu istek konusunda.
önümüzde 2 tarih var evlilik için.eğer yetiştirebilirsek temmuz başı yok eğer olmazsa ramazandan ve bayramdan dolayı ekim ortasına kalıcak.
kısmet ne zamansa ozaman olsun diyelim artık...
bu arada geçen hafta Before Sunset ve Sunrise da oynayan Julie Delphy nin kendi yönetmenlik deneyimi olan ve hatta annesini babasınıda aynı rolde oynattığı Pariste 2 Gün e gittik. film ne iyi ne diil.orta ayar ve karar bişi.Before sunset ve sunrise daki gibi bol konuşmalı bol tanışmalı kendini ifade etmeye ve anlatmaya çalışma çabasıyla dolu bir film.filmin afişine 18 yaş sınırı koyulduğu için allah allah olmuştum fakat açık hiçbi sahnesi nerdeyse yok gibi.hatta doğru düzgün seksüel bi olayda yokk.ama kabul etmeliyimki bazı cümleler bayaca 18 yaş sınırına dayanıo.
sevimli sıradan ve fazla vakti olanlar için ideal bi film.biz bu filmi izlerken herzamanki gibi sevgilimle çiftli, koltuklara yayılarak sarılarak izledik.mutluluğumuz itibariyle o esnada filmin nasıl olduğu çokda önemli olmuo.sımsıcacık kollarının arasında missler gibi kokusuyla oturmak filmin kendinisi izlemekten çok daha keyifli açıkcası:)
15 Ocak 2008 Salı
şarkılarında mevsimi var.bugün hava yağmakla yağmamak arası ya içimden geçen şarkılarda kılık değştiriveriyo bi anda.nazan öncel,zuhal olcay,mfö yada eski 45likler...ayten alpman,müzeyyen senar,seyyan hanım...ve diğerleri. kışı seven insanları anlamıyorum .yani kışı sevmek karı sevmek, beyazlığı, yağmuru sevmekse evet bende seviyorum ama havanın tamda şu haliyse sevdikleri onları anlamıorum.grimsi bi hava ki bana 80 kuşağındaki çamurlu, füme rengi havalarda çekilmiş türk filmlerini hatırlatıo.öyleki sanki o senelerde hiç yaz olmamış,güneş hiç açmamış gibi... dün Çiçek Abbas'ı izledim. bir süre önceTRT nin yaptığı ankete katılırken iş arkadaşımla en iyi aşk filmi sizin için nedir? sorusuna ben Zuhal Olcay'ın Dünden Sonra Yarından Önce derken o Çiçek Abbas demişti:)uzun yıllar önce seyretmişliğin getirdiği konuyu çokda iyi anımsayamamdan dolayı biraz komik gelmişti.nitekim oyuncuları malumdu.Şener Şen ve İlyas Salman.en iyi aşk katogorisindeki filmi bu ikiliden beklemek farklı geliodu.taaki düne kadar. birazda bu düşüncelerle izledim Çiçek Abbası dün.ve nasıl inceden inceye o aşkın işlendiğini gördüm ilk defa.sevdiği kız uğruna minübüsün borcuna giren hem minibüsüne hem sevdiğine aşık, hayran bir genç.:)
ve her ikisi uğruna çabaları...diğer taraftan aradan onca zaman geçmesine rağmen hala günümüzdede devam eden o keşmekeş,varoşlarda sürdürülen yaşam kavgası ve kaygısı, minibüsçüler arasındaki o kıyasıya yarış,geçmişin bankerleri bugünün factoring şirketleri tefecileri,fakirlik,çaresizlik... herşey sadece biçim değiştirerek hala hayatımızda.anlaşılıyorki hiç yol katetmemişiz hep aynı yerde durmuşuz... Ama bi nebzede olsa arakadaşıma katıldım şu aşk filmi konusunda.hakikaten bi aşk var hemde belkide en safından en güzelinden en temizinden...eskiden olupta hala devam etmeyen tek şey belkide sadece bu aşklardır...
bir adam nasıl bukadar güzel kadın filmi çekebilir.??? yorum yok. yine ruhumu derinden etkileyen hiç bitmesini istemediğim bir ALMODOVAR filmi: KONUŞ ONUNLA
kadın ruhundan bukadar iyi anlayan bi adamın bukadar anlamaz görünmesi enteresan aslında.yani tipiyle yaptıkları uymayan bi adam Pedro Almodovar
ama tabiiki bu çok saçma.sanat sözkonusu olduğunda sanatçıların tipleri bizi ilgilendirmez elbette ama ben hani kadın ruhundan anlıo ve habire o çok sevdiği yaratıklarla alakalı filmler çekio ya.işte buna bayılıorum. zaten Pedronun bi kanka muhabbeti halide var.illaki filmlerinde daha öncekilerde oynattığı aktristlerden bitanesini oynatır.siz de ailevi bi hal sezerek aaa bu şu kadın yada aa bu geçen izlediğim filmdeki adam diye neşeleniverirsiniz. bukadar almodovar sevipte neden bukadar geç izledim bu filmi bilmiorum.aslında bu çok severek aldığım bişeyi bisüre giymeye kıyamamam gibi bişi.benim olsun evimde bulunsun,izlenicek filmler arşivimde bulunsun ama sırası var biraz beklesin hali benimkisi. filmin hakkında konışıyım birazcık: benigno:bir hastabakıcı,ilerde alicia komadayken onun hastabakıcılığını yapıcak olan ve ona deli gibi aşık olan genç adam alicia:baleyi hayatının amacı edinmiş,babası psikiyatrist olan ve trafik kazası sonucu 4buçuk yıl komada kalan genç kız. lydia:çok ünlü,marconun 3aylık sevgilisi ve 6 adet boğayla aynı anda kapışan çılgın bi kadın matador. marco:başlarda sadece amacı lydia ile röportaj yapmak iken daha sonra ona aşık olan bir gazeteci,daha sonraları benignonun kankası olan genç adam. kadının ruhundan anlamak için onları dinlemek gerektiğini ısrarla deklare ediyo film.hatta onlar komada bile olsa, sizi duyduklarından emin olamasanız bile onlarla konuşmak gerektiğinden dem vuruo. marco ve benignonun kaderleri aynı klinikte aynı sebepten dolayı karşılaşır.sonradan çok iyi bir dostluğa açılan bu farklı başlangıç birinin hayatına son verirken bu son buluş diğerine başlangıç kapısı açmaktadır. ve yoğun olarak algıladığım bişey varki; birisi için gerçekten fedakarlık yapmak istiyosanız mutlaka ona derin bi sevgi hissetmeniz gerekmektedir.aksi halde imkansız olduğuna kanaat getirdim.söz gelimi komadaki eşine insan hiç bıkmadan, usanmadan A dan Z ye herşeyiyle bakabilirmisiniz.
tırnağındaki maniküründen beden temizliğine yada anlamadığı halde güneş görsün diye tıbben ölü kabul edilmiş bir kimseyi bahçeye çıkartıp havalandırmaya kadar.ve dahada önemlisi sizi duyuyomuş gibi onunla herşeyi ama herşeyi konuşabilirmisiniz.hemde hiç umudunuzu kaybetmeden ve mucizlere inanmaktan bi an bile vazgeçmeden. sağlığımızda sevdiklerimize verdiğimiz sözler, ettiğimiz laflar bu bağlamda aslında çok mühim.senin için ölürüm,sana ömrüm feda,sana bişi olursa o adamı yaşatmam,eğer ayrılırsak asla başkasını sevemem.... okadar kolay söylüyoruzki bu sözleri, okadar hissetmeden çıkıverioki dudaklarımızdan... sevgi nedemek diye soruo insan kendine bi anda.ve cevaplayıverio kalbim. sevgi;kayıtsız şartsız, hastalıkta sağlıkta, zenginlikte fakirlikte, hiç yılmadan ve umudunu yitirmeden bir ömür boyu yaşanan en nadide his.ve herşey gibi sevgide emek istio,çaba istio,ilgi alaka istio. aklıma SELVİ BOYLUM AL YAZMALIM filmindeki final sahnesi geldi.hani asya diyo ya: sevgi nedemekti?sevgi emek demekti diye... bi tarafta çocuğunun babası ama onu terkedip giden,diğer tarafta kan bağı olmayan ama çocuğuna esas babalığı yapan onu seven bağrına basan adam... ewt sevgi emek demekti dedirtio bizlerede. işte beni tüm bu düşüncelere iten muhteşem film: HABLE CON ELLA
28 Kasım 2007 Çarşamba
anlamsız bi yorgunluk var bugünlerde üzerimde.sabahları kalkmakta hep zorlanıorum.hep biraz daha uyuyım istiorum.bedenim yatağa yapışık sanki.işe gelip başımı yine masanın üstüne koyup uyku moduna geçiorum.dün sporda çok zorlandım mesela.dakikaları sayıyorum ve bedensel aktivitemin düştüğünü hissediorum.depresyona giricem herhalde derdim eskiden olsaydı ama şimdi diil.depresif hal gerektiricek günlerde diilim.çok şükür herşey olumlu ama işte...
zaten diyetteyim ve bu diyete girme düşüncesi beni mahfedio.diyete girmeden sağlıklı yaşamaya çalışma çabasına girmeyi nezaman başarırım yada başarırmıyım bilmiyorum.kepekli sandiviçli günlere başladık işte yine.halbuki her spor seansında o en zor hareketi yaparken diorumki kendime: -tuğba görüosun işte şu çektiğini.dikkat et şu yediklerine ama olmuo tabii.acı çekme işlemi bitince herşey unutuluo.neyse bugün daha bi kararlıyım en azından.öğlen yiceğim sandiviçide getirdim yanımda.tüm yaşamım boyunca yediklerime her daim dikkat etmek durumundayım ve ara ara diyetler yapmak durumundayım.kilolu olmasam bile almaya okadar meyilliki bu bünye.yani benim kadar dikkat etseydi bi başkası dal gibi kururdu herhalde.nasıl bi gense bu doğdum doğalı beni rejime tabi tutuo. amaan benimkide sorun işte.gereksiz ayrıntılar boş lakırdılar.başka bişi diil. şu saç düzleştiricilerinden benimde var artık.doğumgünümde hediye geldi.henüz kullanmadım ama bakalım belkide kuaföre gidip fön çektirme derdinden ve masrafından kurtulabilirim bu sayede.
sevgilimide yaklaşık 10 gün boyunca göremicem.hemde istanbulda olmasına rağmen.ne üzücü.:( onun eğitimleri var hafta içi.dolayısıyla geç çıkıo.altunizadeden avrupa yakasına geçmesi baya ı,uzun sürüo.onun boş olduğu günlerdede benim işim var.haftasonuda kumburgaz princess otele gidio yine eğitim ve toplantı için.anca pazar günü dönüo ki kaçta dönüceği henüz belli diil.:(
biz birbirimize daha yakın olmak için ciddi adımlar atarken kader bizi uzaklaştırıo bu aralar.bitmeyen işler güçler yüzünden.napalım bu seferlikte böyle olsun diorum ama onu çok özledim.dün akşamda rüyama girdi zaten.offf
bayadır film izleyemiorum derken dün nihayet bitanesinde el atabildim.
CLOCKWORK ORANGE Stanley Kubrick'in filmi olan otomatik portakal bir bilim kurgu sayılabiliceği gibi dramda sayılabilicek filmler arasında.
1972 yapımı film britanyada yaşayan bi grup gençlik çetesini anlatır.çetedeki gençler suça,şiddete ve cinselliğe eğilimlidir.içlerinden birinin grupla zıtlaşması sonucu diğer elemanlar kurdukları bir tuzakla onu polise yakalattırırlar. 14 yıl hapse mahkum olan bu genç 2 yıl yattıktan sonra yeni hükümetin suçluların,özelliklede şiddete yönelik olan suçluların topluma kazandırılması sistemi adı altında beyin yıkama ve yeni bir kişilik kazandırma işlemi piyasaya çıkar.ne olursa olsun dışarı çıkıp serbest kalması gerektiğine inanann bu genç tüm vazgeçirme çalışmalarına rağmen bu deneye tabii tutulur. deneyin işleyiş biçimi;kötüyü,çirkini,şiddeti zorla izleterek tüm bu kötü huylardan vazgeçirmek üzerinedir.
bi sinema salonunda deli gömleği giyrilip göz kapakları aletlerle kapanmıcak biçimde açılarak birsürü kötü ve şiddet dolu görüntüler bu gence izlettirilir. önce tepki vermeden ve hatta gülerek izler fakat daha sonra bünyesine verilen ilaçlardan dolayı filmlere bakamamaya başlar.hatta çıldırıcak gibi olur ve arkada oturan profösörlere yalvarır.ama bu tedavinin bi parçası olduğu için buna katlanması gerekmektedir.
tedavi süreci bittiğinde bu genç son derece iyi bi insan olmakla beraber yanağına tokat atana öbür yanağınıda uzat mantalitesini güder biçimde sokağa salınır ve serbest bırakılır.
fakat maalesef geçmişi onun yakasını bırakmaz.eve döndüğünde ailesi odasını bi başka gence kiralamıştır ve hatta onu evlatları gibi sevmektedirler. sokakta rastladığı yaşlı adam onun ve çetesinin daha önceden zarar verdiği adam çıkar ve onu tanıyan bu yaşlı adam hıncını diğer yaşlılarla birlikte döverek alır.onu bu adamların elinden kurtarmaya 2 polis gelir ve şansa bakınki bu polislerde eskiden üyesi olduğu o çetenin adamları çıkar.onlarda öclerini almak için ıssız biyere götürerek bi güzel hakkından gelirler.dünyaya karşı artık savunmasızlaşan bu gencin yolu birdenbire daha önce çetesiyle baskın yapıp karısına tecavüz ettiği adamıda sakat bıraktığı bir eve düşer.
bu gencin deneye girmeden önce en sevdiği müzik bethoovenın 7.senfonisi iken deneyden sonra asla tahammül edemediği bir müzik oluverir.yanlışlıkla evine geldiği bu adamda öcünü almak için onun bu zaafını kullanmaya karar verir.
genci bi odaya kapatarak onu bu senfoniyi dinlemeye mecbur eder.ve genç uzunca bisüre dinlemeye mahkum edildiği bu şarkıya dayanamayak camdan atlar,intihar eder.fakat ne yazıkki ölmez.hertarafı kırıktır ama yaşamaktadır.hemde eski kişiliğide yerine gelmiş bir vaziyette.
film baya ilginç geldi bana.başlarda biraz sıkılır gibi olsamda sonradan hem komik hemde ilginç buldum.Stanley Kubrick severler onun bu tarzını garipsemicektir..
bilgisayarın monitörüne yansıyan ışık bugün havanın aydınlık olduğunun kanıtı.ne hoş.bir kış gününde güneşin yüzünü bize çevirmesi nekadar hoş...mutlu günler hepimize...
cumartesi günü çok fazla olmayan seçenekler arasında farklı bi deneyim olarak gördüğüm filme gittik sevgilimle.
filmin konusu itibariyle farklı gerçektende ve sanırım daha önce hiç denenmemişi denemeye çalışmış yönetmen.çalışmış diyorum çünkü gerçekten iyi işlenicek bi konunun altını iyi beslemediğini düşünorum.film başlarken bayaca umut vaadederken sonlarına doğru anlamsız ve belkide gereksiz bi kurmacanın içine giriosunuz mecburen.
bir üniversite öğrencisi kızın, hocasından aldığı kitabı kaybetmesiyle başlıo hikaye.kaybetmesi bi yana o güne dair hiçbişeyde hatırlamıo üstelik.yakın arkadaşının psikolog hocasına danışarak hipnoz yapmaya karar veriolar ve kız hipnoz esnasında nerde unuttuğunu buluo.kitabı telefon kulübesinde unuto ancak onu kimin aldığını ve nereye götürdüklerinide anlamak için ikinci bi seansa başlıolar.seans sırasında doktorun telkinleriyle o kitabı alan kadının peşinden gidio kız.ve yolu burgazadaya kadar devam edio.yolda giderken birdenbire kendisini birisinin takip ettiğini anlıo fakat anlam veremio.ve aslında sonradan anlıoruzki o takip ettiği kişinin peşinden burgazadaya gidio.kitabı bulan kadında bu adamın annesi çıkıo ve kız eski bi evde bu garip adama o kaybettiği kitabı okurken bulunuo arakadaşı ve doktoru tarafından.onlar nerden biliolar diye düşünülürse hipnoz esnasında konuşuo biliosunuzki hastalar.
film sırasınca oktay kaynarca yaşayan ölü modunda ara ara efsunluca konuşuo ve yine ara ara bi kadın bi çocuğa binbirgece masallarından birini okuo ki bu çocuk aslında oktayın çocukluğu.kendisi özürlü ve üzücü bi hayatları varmış.
ve film anlamsız bi biçimde bitio.dediğim gibi konusu çok iyi ama belkide yönetmen tam olarak aklındakini yansıtamamış filme.yada başka bi yönetmenle çekilmeli ve o boşlukla doldurulmalıydı bilemiyorum artık.
film seyredilemez boyuttamı?tabiiki hayır.bence yeni bi deneyim açısından izlenmeli.zaten bu film için ciddi bi promasyon çalışması mevcut.özellikle galeria sinemalarında.mesela film müziklerinin olduğu cd si bilet alanlara bedava.dev afişler asılmış bi çok yere.görsel basındada iyi reklamı yapıldı ama ben çok fazla prim vermedim açıkcası.sadece fazla seçeneğimiz olmadığından gittik.nitekim diğer filmde YUMURTA idi.
bakalım inşallah bu aralar güzel ve kaliteli filmler uğrar bizim taraflara.bol sinema dolu mutlu haftalar herkese...
geçen 3 hafta içinde sadece 3 film izleyebildim, izlenmek için bekleyen filmler arasından.her biride farklı moddaydı.her filmden sonra izlenicek yığınla film olduğu gerçeğiyle karşılaşıorum.sevgili arkadaşım zeynebinde bi film sapığı olması sebebiyle izlenilicek filmler bitürlü bitmio:) gelelim filmlere:
21 GRAMS
ben uzun zamandır bekletiodum bu filmi izlemek için.sevgilimin divx listesinden seçimlerimi yaparken en çok bu filme odaklanmıştim. film bence çok başarılı .zaten yönetmeiBabilin yönetmeniyle aynı.yönetmenin izleyiciler tarafından kanıksanmış tarzı yine bu filmdede etkilerini gösterio.eş zamanlı yaşanan ayrı 3 hayat ve onların belkide hiç olmaması gereken biçimde kesişmesi.sebeplerinin ve sonuçlarının kişilere geri dönüşümü... Halka filminden beğendiğim Aiden in annesi sarışın hatun çok ii rol kesio 21 Grams da.ki ben Halkadaki rolünüde çok beğenmiştim. filmde bence en vurucu nokta en son noktası.beni duygulandırdı açıkcası.çünkü sean penn yatağında yatıp vaktinin gelmesini beklerken ölmek üzere olan bi insanın vücut ağırlığından 21 gram kaybettiğini söylüo.sadece 21 gram.kimbilir belkide 21 grama karşılık gelen insanın ruhudur.öldükten sonra giden ve geride bu rakamda hafiflik bırakan.ve içinden 21 gramın nelere eş değerde olduğunu düşünüo.bi parça çukulataya yada yavru bir kuşa denk gelebiliceğini mesela.ve sonunda soruo 21 gram ne kadar eder? dio... bir kadının aynı anda hem kocasını hemde 2 kızını bi trafik kazasında kaybetmesinin ve ardından yaşanabilicek en yüksek dozda acının yaşanmasnın getirdiği acıdan kurtulmaya çalışma isteği.kendini uyuşturmak,acı çekmemek için hatırlamamak ve bunun için tek çıkar yolun eroin olduğu zannı.kocasının öldükten sonra organlarının karısı tarafından bağışlanması,o sırada kalp nakli için bekleyen adama verilmesi sonra bu kadının kocasının kalbini taşıyan adama aşık olması,birlikte ailesini yokeden adamı yoketme planları ve sonunda yine kalbine yenik düşen adamın vurulmasıyla birlikte ölümü ve geriye bıraktığı karnındaki bebek...
karışık gibi görünsede oldukça anlaşılır bi filmdi aslında.ilerleyen zamanlarda tekrar izlemeyi istiorum ben.
VOLVER
hani bazı filmler vardır.izlenmek için zamanının gelmesini bekler insan,uygun zaman.öyle filmler vardır ki öyle her boş zamanda izlenemez.ruhunuzun hazır ve mutlu olması gerekir bi kere.volverde bunun gibi filmlerdendi benim için. Almodovar ın en sevdiğim yanı;birincisi kırmızıyı çok sevmesi ikncisi;penelope cruzu çok sevmesi.çünkü ben herikisininde hayranıyım.
ben bir erkek olsaydım şayet kadının güzeline diil anlamlı bakanına aşık olabilirdim.lakin anlamlı gözler hele hele böyle bi filmden sonra çok daha önem arz edio.gerçi sevgilim benimde bakışlarımın etkili olduğunu söylüo ama penelope kadar güzel gözlere sahip olmadığımın bilincindeyim.
4 kadının hikayelerini anlatarak kadınları nekadar sevdiğini bi kez daha biz seyircilere anlatan yönetmen yine yapıcağını yapmış.bi kadına kırmızı biber doğramak bukadarmı yakışır.ve şarkı söylemek.hernekadar kendi sesi olmasada okadar inandırıcı ki bukadar olur yani.almodovar penelopenin zarif siluetini bi parça bozmak için yapay popo takmış ama bu bile onun güzelliğini gölgelemeye yetmemiş.muhteşem oyunculuğuyla penelopeyi alkışlamak istiorum:)
BIRTHDAY GIRL
bu da ortalama bi filmdi bence.hani bol vaktin vardır da amaan şurdan elime ilk geçen cd yi açıp izliyim dersin ya öyle bişi işte. başrollerinde Ben Chaplin ile Nicole Kidman oynuyor.nadia(nicole) john(ben)un yaşgününde bi internet sitesinden evlenmek için ülkesine çağırdığı ve daha öncesinde yazıştığı rus bir kızdır.birsüre birlikte johnun evinde yaşarlar.john site tarafından kandırıldığı düşünerek hergün düzenli olarak yetkililere ulaşmaya çalışadursun öte yandan kızı bi şekilde rusyaya geri göndermek istemektedir.fakat bunu nezaman kıza söylese yada belli etse kız onu cinselliğiyle baştan çıkartarak doyumun en üst zirvelerine ulaştırmaktadır.öyleki johnun işyerindeki arkadaşları bile ondaki farklılığı anlamaktadırlar.kızın ingilizce konuşamamasına rağmen mutlu bi hayat yaşamaya başlarlar taaki kızın akrabaları diye gelen 2 adama kadar.hoşnut olmamasına rağmen jonh bu üçlüyle bürsüre daha yaşar ve artık tahammül edemeyerek onlardan gitmelerini rica eder.bu iki adam ok derler ama aslında akraba diilde üç kağıtçı ve aslında nadianında aralarında oldukları bi çete olduklarından dolayı sabah uyandıklarında nadiayı bi sandalyeye bağlayarak eğer para bulmazsa kızgın suyu nadia nın üzerine dökmekle tehdit eder.işyerinde en güvenilir adamlardan olan john 2 tane gitar kutusuna para doldurarak bankadan kaçar.
çerez filmlerden biriydi yani.zaten neden bilmem ruslarla alakalı filmleri sanırım iklim şartlarının insanlara getirdiği tiplerinden ötürü olsa gerek pek sevmiorum.dillerinide sevmiorum.ruslarla alakalı sevdiğim tek film Terminal di. o da sanırım Tom Hanksten kaynaklanıodu.krakozya krakozya diyip duruodu garibim:) böle işte.iki gündür hayat biraz daha güneşli.haftasonu bi kaçamak yapıcam bursaya gidicem.cumartesi işten biraz erken çıkıp otobüsle geçmeyi düşünüorum.pazarda dönücem ama bu sefer feribotla inşallah.sevgilimle güzel bi 24 saat geçiricez.planları var burasada neler yapılıcağına dair.hatta dağa çıkalım sen harleylerini giyde gel dedi ama güldüm kendisine daha neler dedim.inşallah bi aksilik olmazsa haftasonu güzel dakikalar bizi beklio.:)
izleyemediğim filmlere devam ediyorum yine bu aralar.akşamları yapıcak en iyi şey kitap okumak ve film seyretmek oldu artık.ramazanın getirdiği rehavetle evden dışarıda çıkmayınca ve dizi manyaklıiğına kapılmamak için en iyi yöntem bu bence. ***ESMANIN SIRRI*** savaştan sonra saraybosninın grbavica kentinde kızıyla yapayalnız kalan dul bi kadın olan esmanın hayatta kalma ve yaşama tutunma öyküsüdür.kızının babasının bir şehit olduğu gerçeğiyle yaşadıkları hayat devam ederken bigün kızın okulundan gezi için para istenir.fakat babasının şehit olduğu belgesini getirenlerin ücret ödemesine gerek olmadığıda eklenir.zaten kıt kanaat geçinen esma binbir zorlukla parayı bulur ama diğer yandan babasının şehit olduğunu sanan kızıda belgeyi istemektedir.ve nihayet bigün annesi parayı ödemek için okula geldiğinde belge yerine para getirdiğini gören kızı sinirlenir ve annesiyle tartışırlar.esma o sırada gerçeği söyler.kendisine askerlerin tecavüz ettiğini hatta hamile olmasına rağmen hergün 2-3 askerin gelip tacize devam ettiklerini anlatır.yani kızın babası belli değildir.saraybosnada şehit olmak normalden daha önemlidir.ve okulda babası şehit olan çocuklar gururla yaşamaktadır. kızı birsüre sonra annesinin bu hareketine anlam vererek o çok istediği geziye paralarını ödeyerek gider ve arabada bosna barış şarkıları söylerken filmde biter.
***ADAPTATION*** Charlie Kauffman ın gerçek hayatından alıntı olduğu iddia edilir bu film hakkında.ama ben gerçek hayatta onun bukadar pasif biri olduğuna inanmaktan kendimi men ediorum çünkü kendisi iyi filmler yapan bir şahıs bence.böle bi karakterin bukadar iyi filmler oluşturması beklenemez öyle diilmi. charlie hayalet orkide adı verilen bir çiçeğin hikayesini yazan susan orlean nın kitabını filme uyarlamaya yani senaryolaştırmaya çalışırken olmadık şeylerle karşılaşır. bi kere psikolojisi bunu yazmaya hiç uygun olmadığı gibi kitabın çiçek hakkındaki içeriğinin senaryoya yeterli olmadığı kanaatindedir.ikizi olan donald ta b senaryo yazarı olarak charlie nin aksine çok daha rahat bi adamdır.onunda yazdığı yeni senaryanun getirdiği başarıyla dahada silikleşen charlie kardeşinden yarım istemeye karar verir. film bu kitabın senaryolaştırılmasıyla ilgili olarak yaşadıklarının anlatımıdır.ben oldukça sıkıcı buldum.yani eğer gerçek yaşamı diilse neden böle bi film çekildiğini bile anlamakta zorlanırım doğrusu.. ***HIRSIZ*** pek sevdiğim yani biraz daha kilo alsa tadından yenmicek olan jude law ile juliette binoche nin başrollerini paylaştığı güzel bi filmdir HIRSIZ. will(jude) londrada sevgilisiyle iyi bi hayat yaşayan mimardır.ortağıyla londranın biraz dışında açtıkları yenş ofislerine arka arkaya yapılan hırsızlıklara bi son verebilmek için soygunculardan biri olan genç çocuğu yine işyerlerini soymaya çalışırken yakalar ve peşine düşer.ilk zamanlarda amacı hırsızlığın arkasını araştırmak iken bi şekilde çocuğun annesiyle karşılaşır.annesinin bosnalı bi terzi olduğunu anlayan will kadına ceket pantalon yaptırma bahanesiyle yakınlaşır.öncelikle arkadaş olurlar ve sonrasında aralarındaki yakınlaşma yerini özel bi ilşkiye bırakır.ve ilişkinin bitiş nedenleri 2 birbirinden çok farklı insanın kendi hayatlarına dönmek zorunda kalmaları üzücüdür.will davasından kendince vazgeçsede polis vazgeçmediği için çocuğunda akalnmasıyla ilşkileri taraf değiştirmek zorunda kalır.
herkesin en az bişeye fazladan eğilimi olabilir.kimisinin yemeğe,kiminin gezmeye tozmaya, kiminin aşka, kiminin de wilbur gibi intihara. benimde ağlamaya eğilimim var mesela.ağlamak için çok büyük sebeplere ihtiyaç duymam asla.mesela en son sinemada seansımızın gelmesini beklerken sevgilimin resmini çekmeye çalışıodum ki o da istemiodu.bana üfleyip püfleyerek beni tersledi ve bende buna acaip bozulup bikaç dakika ağladım.ağlamam onun beni kucaklamasıyla sonbuldumu?hayır elbetteki bulmadı.hüzünlü halim bisüre sürüp gitti.kirpiklerimin üstündeki yaşları uzunca bisüre hissettim hatta.sonra geçti. ama maalesef var işte bu kısma biraz fazladan yatkınlığım.şimdide burda oturmuş bunları yazarken içim hüzünle doluo.kendimi bazen çok ama çok yalnız hissediorum.istediklerimin hemen olmaması beni çok ü,züo ve yıpratıo.verilen sözler hemen tutulsun, ettiğim dua hemen kabul olsun, girdiğim diyet hemen sonuç versin istiorum ama olmuo tabiiki.e bunlar benim için ağlak poziyonumu almam gereken haller oluo. şimdide bu film yaptı yine yapıcağını.WILBUR WANTS TO KILL HIMSELF.... bu aralar ölmek isteyen insanların hikayeleriyle karşılaşıorum.wilbur ölmek isterken aklıma veronika gelio.çünkü o da ölmek istio.aradaki fark wilbur film kahramanı veronika kitap...her koşulda durmadan ölmeye çalışan insanların biryandanda hiçbişey yokmuş psikolojileri süpermiş gibi hayatlarına devam etmeleri dahada sinir bozucu gibi gelio bana. Araf taki Gail de sürekli ölmek için çırpınıodu.fakat öyle bişeyki mesela tam aşağı atlamak için cama çıkıo ve o anda kapı çalıo bi anda ölmekten vazgeçio çünkü sanırım konsantrasyonunu bozuo bu olay ve gidip kapıyı açarak sanki bi kaç saniye önce intihar etmeye çalışan o değilmiş gibi davranıo.işin aslı bu şekilde uzun bi ömür geçirio.gerçi en sonunda ölüo ama her ölmeye ilişkin çabası benim sinirimi bozuo.çünkü inandığım tek bi doğru var bu konuda.gerçekten ölmek isteyen insan herşeye rağmen kendini kolayca öldürebilio.bu birazda cesaret ve manik depresiflği gerektirio galiba. bugün erken yatıcam anlaşılan.zaten ruhum kendini bırakmış yine sebepsiz yere.bu hüzne iyi gelebilicek tek şey uyku********************
16 Eylül 2007 Pazar
ruhum altta dinlediğim şarkı kıvamında ama ben onun yüksek dozajında takılmak istiorum şu dakikalarda... içimde yükselio Chavela nın sesi her Paloma Negra diyişinde ve içimden arka arkaya bikaç defa Frida izlemek gelio.ahh şu ihtiraslı kadın.iyi filmlerde izleyemez oldum şu aralar sinemada.kıytırık filmler sarmış etrafımızı çok kızıorum bu olaya.ama nicole kidman ın bi filmi uğrucak pek yakınlarda.sinemada fragmanlarında gördük dün sevgilimle. üstümde yediğim karmakarışık yemeklerin ve tatlıların ağırlığı var midemden çığlıkları gelio her birinin.okuduğum kitaptaki kız(araf) alegra gibi kusmak istiorum tüm fazlalığımı lakin duramamaktan korkuorum.kusmak demek=hastalanmak demek benim için ve hasta gibi olmaya bile tahammülüm yok açıkcası. kitaptaki baş kahramanın(ömer)karşılaştığı olaylar karşında dinlediği tüm şarkların altını çizmiştim okurken.şimdi onları indirdim limewire dan.az sonra dinleyecğim hepsini tek tek ve böylece daha iyi özümseyebileceğim tüm kitabı. zaten Gail de nihayet onlarca intihar teşebbüsünden sonra misafir olarak geldiği İstanbulda boğazın sularına bıraktı kendini.ömer fırsat bulamadı söylemeye ölümlük diil, seyirlik olduğunu o çivit mavisi suyun.başındaki kuzguni siyah saçına taktığı gümüş kaşıkla 2dakika 7 saniyede attı kendini aşağıya ve düşerken takside Iggy Pop un -gimme danger little stranger(tehlike getir hayatıma küçük yabancı) yükseliodu bıraktığı kulaklıklığından.Gail öldü roman bitti.belkide tüm roman Gail i nihayet öldürebilmek içindi. üüff sevmiorum sonu kötü biten şeyleri.dün izlediğim film gibi olsun mesela tüm izlediklerim yada okuduklarım. Aşkın Tarifi................... çekirdek gibi çitlenebilicek lezzette bi filmdi.çitledik ve bitti.ramazanda niyetliyken bişiler yapmaya çalışmak ızdırap halini alıo.biyere oturamıosun ağzın açık olmadığı için.dahası vakit geçmio sanki.film bittiğinde bile yığınlarca vaktimiz kalmıştı.bi de filmin içeriği 2 açşının enfes yemekleriyle ilgili olunca gözümüzün önünde dönmeye başladı pişirdikleri bıldırcın.hani olsa öle bi şansımız gidip bıldırcın yicez hemencecik.ama bıldırcın bi kenarda dursun biz kendimizi öğlen yaptırdığımız rezervasyon mekanında bulduk.GELİK... restaurant işletmesi oldukça zor.aynı anda yığınlarca kişiye hizmet etmek ciddi bi organizasyon gerektirio hele hele ramazan gibi zamanlarda. ön masamızda 2 alman turist vardı.onlarda bu kutsal aya saygısızlık etmemek ve ezanı bekleyen bisürü insan arasında yemek yiyenlerden olmamak için bizimle birlikte beklediler.tebrik ettik kendilerini içimizden.düşünceli bi davranıştı doğrusu. ama sonra işletmenin ramazan prensibinden haberdar olmadıkları için garsondan ingilizce olarak alkol istediler garsonda onlara kibarca veremiyeceğini başka zaman bu isteklerini karşılayabiliceğini söyledi.onlarda kaderlerine küsüp bizimle yemek yediler... bi de yan masamızda 2 çift vardı.çiftlerden birinin ki bu kız oluo işte onun doğumgünüymüş ve yanındaki erkek arkadaşı rezervasyon konusunda sorun yaşamış ve başarısız olmuş kızın bu özel gününde.ikisininde suratı asık ama kızın daha asık.oğlan lavaboya gitme eyleminde bulununca kız tüm kinini kustu karşısındaki çifte.ağladı ağlıcak anlatırken.kabul etmio bu bozuk organizasyonu içten içe.diğer çiftte olabildiğince alttan alıp kızı yumuşatmaya çalıştılar tüm yemek boyunca.sanırım her yedikleri zehir gibi gelmiştir çocuğada, kızada... herşey yemek için şu hayatta.eğer ağzınız açık diilse konuşmuosunuz bile fazlaca.ekstradan enerji kaybetmemek için belkide yada takadimi kalmıo insanın nedir.ezandan önce ve ezandan sonra olarak ayırabiliriz durumumuzu.çünkü koca mekana sessizlik hakimken oruçlar açıldıktan sonra ciddi bi gürültü oluştu.laf kümeleri döndü döndü döndü.onlar döne dursun biz yemeğimizi yiyip yavaşta sıvıştık zaten ortamdan... bugünde evdeydim.geç kalkmak harika bişey gibi geldi ilk defa.yaymak kendini yayabildiğin kadar.hayatı kısa süreliğine askıya almak ve bırakmak dışarda akıp giden herşeyi.uyumak tekrar uyanmak sonra tekrar uyumak ve kalkış yavaş yavaş hiiç acele etmeden. akşama misafirlerimiz vardı onlara hazırlandık annemle.ilk iftar davetimiz.menümüz çok zengin: # süzme mercimek çorbası # kaşarlı ızgara köfte # hünkar beğendi # kırmızı biber salatası # pilav # zeytinyağlı barbunya # yeşil salata # çeşitli iftariyelik ve kahvaltılıklar # erikli pofuduk kurabiye # afyon lokumu hepsinden azar azarda olsa indirdim mideye ve fenalık geçiriorum şu anda tamda bunları yazarken.içimdekileri dışarı aktarma isteğide bu yüzden.kimbilir belki yazdıkça hafiflerim diye... laf bitmez ama bitmeli.kendime bi soda açıp hazımsızlığıma yardımda bulunmalıyım.neyseki hergün böyle yemiorum sahurada kalkmasam olur hatta.allah olmayanlarada versin.hatta onlara dahada çok versin amin...
14 Eylül 2007 Cuma
öncelikle herkesin ramazan'ı hayırlı olsun.Allah herkesin dualarını kabul eder inşallah ve günahlarımızıda bağışlar.cennetin kapılarının sonuna kadar açıldığı, cehennem kapılarının kapanıp şeytanların zincire vurulduğu bu ayda herkesin hakkında hayırlı olmasını temenni ederim.
sanırım niyetli olmanın verdiği rehavetle birlikte üstümde bi sakinlik ,bi hüzün,bi özlem vardı.uyudum uyandım üstümdenb attım çok şükür ama dün aya bi kendime dönük geçti işte zaman.
ramazanın hikmetinden olsa gerek ne acıktım ne susadım ne baş ağrısı ne sigara içme isteği.nötr bi halde geçip gitti zaman.patronumuzda bu sene her senenin aksine(her sene biz teklif sunardık ve baya bi uğraşırdık çıkışımızı erken vakite çekmek için) yarım saat daha erken çıkarttı bizi.zaten kış saati programına geçiceğimiz için artık bundan sonra saat 6 da çıkıcaz.
çalıştığım şirkette bazı özel durumlar vardı.patronlarımızdan birini ve 2 pazarlamacımızı bazı sebeplerden dolayı 24 saat boyunca gözaltında tuttular.mahkemelerden uzun süreli cezalardan dönüldü ve çok şükürki yüzlerini birdaha görmek nasip oldu bizlerede.ne kadar kızarsak kızalım sonuçta çalışma arkadaşlarımızdı ikisi diğeride ekmeğini yediğimiz insan.oldukça demorolize olduk 2 gün boyunca ama çok şükür bitti.
dün çok fazla bişey yiyemedim daha doğrusu yemek istemedim.bi kase mantar çorbası biraz döner ve pilav.annem güllaç yapmış ama biraz fazla yaptığı için isteadiği gibi olmamış süt ölçüleri tutmamış.ramazanda bi açgözlülük ve hiçbişey yetmicekmiş gibi ruh hali mevcut oluo biliosunuz.sanırım bundan dolayı biraz yanılmış.yoksa nefis güllaç yapar.canı sağolsun...
sonbahar geldi ya şimdi.şu aralar hem hüzünlü hem mutlu olabiliorum çokça.yağmur yağsın istiorum içimdekilerle birlikte akıp gitsin istiorum.ve seyretmek istiorum kahve dumanımın ardından. çarşamba günü sabah çok güzeldi yaz gibiydi hava ama akşama doğru kapadı kapadı ve ciddi soğudu,, üstüne üstlük bi de yağmur yağdı.üstümde siyah keten bi elbise vardı ayağımda topuklu açık ayakkabılar allahtan nolur nolmaz die keten ceketimi almıştım, yanımada ordan yırttım.sevgilimle buluştuk o gün.gloriaya gidip cam kenarında bi masaya geçtik.keyfim çokça yerindeydi.gözümün önünde görmekten en çok haz aldığım adam, masamda mocha'm ve değişik bi tercih ile sakızlı cheescake'im. sevgilimde geçenlerde starbucks ta yemiş cheesecake daha sert ve daha lezzetliydi dedi.sanırım şu fırına verilen cake lerdendi.ve onların lezzetinin daha iyi olduğunu düşündüm.çünkü bazen mesela son yediğim sakızlısı gibi cheesecake çok peynir peynir gibi kokabilio.belkide kullandıkları peynir cinsindendir bilmiorum ama sakız tadıyla bütünleşince iyice negatif bi tad olmuştu.sevmedik ama tatlı niyetine yedik.eve gidene kadarda ağzımda damla sakızı tadı kaldı çok güzeldi bu kısmı:)
sinemalara bakıorum bi yandan diğer yandan iftarlık yerlere.baya bi uçmuş fiyatlar.iki kişi güzel bi yerde iftar açmak en aşağı 100 ytl.şirketten bi arkadaş bizi iftara götürmek istio ve yeri bizim belirlememizi istedi.ama uygun bişeyler aradıkça dahada pahalılaşıo.insan kendi ödicek olsa çokda önemsemicek ama başkasının ısmarlıyacağı yemek için durup düşünmek zorunda kalıo.bi de fix menüler var şimdi ki çok moda.açık büfe yazmış.sanki ramazanda çok yeniliomuş gibi.açıkcası ben tıkanıp kalıorum ve iki yemek arası mola vermem gerekio kendime gelebilmem için.en fazla ne yenilebilirki insanları fix menü zihniyetine köle ediolar.hem ben kendi menümü kendim seçmek istiorum hakkım diilmi? sinemalar deseniz birbirinden korkunç filmler mevcut.sabah gazeteleri okurken milliyetin sinema bölümünde biçok tane fragman izledim hepsi çok kötü ama çoook.bilmioruz yani haftasonu napıcağımızı...bakalım... akşam bisiklete binerken tv karşısında elimde kitabım bi yandanda gözüm tv de.EsaretinBedeline rastladım kanal1 de.ne güzel filmmiş ve özgürlük ne denli bukadar ehemmiyetliymiş bi kez daha anladım.şirkette dönen olayda çocuklar mahkemeye çıkmadan önce bizi aradılar helallik almak yada kendilerince son kez sesimizi duyabilmek için.sesleri okadar üzgündüki.araya nüfuslu insanlar girmeseydi onlarda bugün içerde özgürlüklerini arıo olucaklardı.hemde haksız yere haklıyken haksız duruma düşürdükleri için kendilerini. biraz içlendim işte izlerken özgür olduğumuz için çok şükrettim ve hepimizin sahip olduğu bu şey için bazılarının ciddi bedeller ödemek zorunda bırakıldığını düşündüm ki örnekleri çok yakınımızda. ************************************** mustafa hakkında herşeyi izledim dün.mustafa adlı şahısın hakkındaki herşeyi iyice anlatmış yönetmende, yazarda.ki yönetmen Abdullah Oğuz,yazan türk film ve dizilerinin vazgeçilmez ismi Çağan Irmak
film anlatmak istediği herşeyi, vermek istediği tüm ayrıntıları verio.babası tarafından terkedilen ve annesinin babasının adına oğluna yazdığı mektuplara rağmen asla geri dönmeyeceğini bilio.hasta bi abisi var özürlü ve yardıma,bakıma muhtaç bi çocuk. babası terkettikten sonra bigün annesi pazara gidince mustafa abisini yastıkla boğarak öldürür ve bu dakikadan itibaren travması, aksiliği,hırçınlığı sonsuza fek devam edicektir. mutlu bi eviliği,ilkokula giden bi çocuğu,lüks bi yaşamları ve iyi bi işi vardır mustafanın.dışardan bakıldığında biribirini çok seven çift var karşımızda.tipik mutlu aile kavramı.ama bigün karısı mustafayı arayıp yolda olduğunu ve akşama napıcaklarını konuşurlar ve teli kapadıktan sonra trafik kazası geçirerek ölüo.mustafaya ağır gelen karısının ölümünün dışında kazayı yaparken yanında bi başka adamın olması ve kilyos yolundan dönüo olmaları. haytının koca bi yalan üzerine kurulduğunu düşünmesi,sevildiğini zannaedip aslında aldatıldığıanı anlaması gerçeği üzerine yaralı olan bu adamı(nejat işler) kaçırarak bi eve kapatır ve onu yavaş yavaş öldürmeyi planlar.
çok uzatmadan geçmeliyimki filmin sonunda nejat için bi mezar kazar ve onu önüne getirir bi kurşun mesafesi uzaklığındadırlar. fakat son anda mustafa adamı bağışlar.karısı nejatın anlattığı hikayeye göre asıl suçlu olandır,mustafanınki ise sadece hazımsızlık.kadın bi gün alışverişten dönerken nejatın taksisine biner ve ağlamaya başlar.ve taksideki yolculuk boyunca aralarında anlamsız gereksiz bi yakınlık oluşur.taksiyi ormanın kenarında camdan ayağı çıkmış sevişir pozisyonda görürüz.başak köklükaya hiç tanımadığı bu taksiciyle sevişmektedir.
olayları dinledikten sonra mustafa adamı öldürmekten vazgeçer ve annesine sığınır ve ona sorar.asla yapamıyacağını düşündüğü şeyi annesinin nasıl yapabildiğini anlamaya çalışır.çünkü annesi özürlü oğlunu mustafanın öldürdüğünü bildiği halde onu affetmiş ve asla böyle bişey varmış gibi davranmamıştır.o an'a kadar annesinden uzak olan mustafa belkide bundan sonra dahada yakınlaşıcaktır. mustafa hakkında herşey mevcuttur filmde.ben beğendim açıkcası ama kadının aldatmasını haklı gösteren çokda fazla elle tutulur bi sebep yoktu bence.mutlular seviolar ve aşıkllar birbirlerine ki kaza yaptıkları gün bu yasak ilşkiyi kocamı seviyorum dierek bitirdikleri gündür.madem kocasını sevmektedir neden bunu yapmıştır.belirsiz...ama yine de güzeldi bence. ha bu arada yaprak dökümü adlı dizide bi zahmet şu fikreti biri sallasın ve kendine getirsin.bu dakad pasif davranamaz bi insan.söyliceklerim bukadar.... görüşmek dileğiyle...
aşkın bisürü çeşidi var şu aralar sinemalarda.gişenin önünde durmuş vizyondaki içimize sinmeyen 2 film arasında kararsız beklioruz.tarifimi? kitabımı? belkide otel 2 ye gitmeliyiz diyorum ama haleti ruhiyemiz tarantinonun bol laf çok kan tarzını kaldırabilicek türden diil bugün. hem sevgilimde gribal enfeksiyon geçirio oldukça uygunsuz olur yani.4.seçenek bretz bebeklerinin filmi.5,6,7 ve diğerlerini saymıorum çünkü ağza alınmıcak kadar kötü görünüolar.haa bi de lavanta kokulu kadınlar var ki en fazla annemide alıp gidebiliceğim bi film tarzında gözüküo. herhangi bi bilgim yok.bilgim olan tek film ise Aşkın kitabı....
şeytan marka giyerde süpper bi performans sergileyen Anna Hathaway bu filmde ünlü ingiliz yazar Jane Austen ı oynuo.kim demiş her filmde iyi oynucak diye ama hakkınıda yememek lazım.belkide elinden geleni yapmış bu yazarın sıradan hayatını canlandırırken.
sıkıcı ve uzun bi filmdi.allahtan güzel galeriamızın çiftli koltukları varda sevgiliyle yakın markajda kaldığından dolayı pek canın sıkılmıo.yoksa çekilicek gibi diil vallahi. sonuç itibariyle vardığım sonuç sevgili Jane Austen in sıkıcı bi yaşamı olduğu.hiç evlenmeden bu dünyadan göçüp gitmeside ayrı bi konu elbette. uff sıkıcı ingilizler işte.evvel ezel böylelermiş.sıkıcı aptal yaşamları,kendi kendilerine koydukları gereksiz kuralları var.
bi hafta kadar öncede Kraliçeyi izlemiştim Hellen Miller ın.kraliçenin kocasını oynayan adam ki şimdi aklıma gelmez adı -işte bu adam bu filmdede yine bi kadının kocası rolünde.kraliçenin aptal kurallar ve gelenekler içerisindeki hayatını anlatan bi filmdi o da.Blair oldukça pısırık bi izlenim verio bu filmde sanırsınız kendisi bi başbakan diilde dar gelirli bi vatandaş.komik...
hee bi de bol bol haşmetmeap sözü var.haşmetmahap diil haşmetmeap diceksiniz diye uyarıo saraya yeni gelenleri.aradaki fark neyse artık bilinmez... bi iki gün öncede daha evvel izlemediğim için çoooook pişman olduğum Aşk Heryerde yi izledim ve aslında kendimi çoook iyi hissetme fırsatını bukadar ertelediğim için kendime kızdım.
Alin Taşçıyanın bi yazısında şöyle der: kahve dumanı gibi hayattan yorulanlara bi film herzaman iyi gelir. bu film bana kendimi okadar iyi hissettirdiki bittikten sonra etkisi uzunca bir süre devam etti.flmin başında bi pozitiflik yayılıo buram buram sarıo etrafını insanın.diyorki fondaki adam;dünyada şiddetler var savaşlar, nefretler var.ama hayır bence sevgide var ve dünya döndükçede olucak. tüm bunları söylerken arkada bi havaalanı var insanlar sevdikleriyle kavuşuo.genci, yaşlısı, bekarı, evlisi, arkadaşı, dostu, küçüğü, büyüğü din, dil farketmeksizin herkes sevgiyle birbirine sarılıo kavuştukları için sevdiklerine. filmde başrol oyuncusu yok bence hernekadar hugh grant gibi görünsede başrolde.herkes paylaşıo bu rolü.herkes birsüreliğine başrol oyunculuğunda ve film sımsıcacık sarıo insanı. bir sonbahar günü seyredilicek enfes şekerli bi film bu hani şu yedikten sonra hala insanın ağzında tadını bırakan şekerlerden. bu aralar yine film ve kitaplara takıldım kaldım.ayrıca geçen haftalardada daha önce izlemediğim Dabbe ve Arafı izledim. bizden doğru düzgün film çıkmıo tmm ama korku filmi hiçmi hiç çıkmıo.tecrübeyle sabitlemiş durumdayım.iki filmde birbirinden berbat ve tıkanık.tek bi şey etrafında dönen konuları sıkışıp kalmış illede o rolü kesicem diye konuya saplanıp kalmış oyuncular bla bla...kötüydü yani.
ve bi başka Araf var hayatımda.Elif Şafak - Araf bu.henüz 50. sayfasındayım ama güzel gidio.tarzı olan ve bunu yapıtlarına serperek yansıtan insanları seviorum.tarantinoyuda sevişim bu yüzden.ona ait olduğunu bilmediğiniz bi filmi izlerken içinde öyle tanıdık sahneler görürsünüzki ahaa dersiniz işte buna tarantinonu eli değmiş.bu yüzden dünyanın en boktan filminide çekse mutlaka giderim.rodriguez için bişi diyemem nekadar kankiside olsa tarantinonun. ahhh lafa daldım yine yaz yaz sevgili günlük nereye kadar.kalem tutamaz oldum sayende.dün sevgilimede söyledim.ve o da bana bu bloğu nezaman okucağını sordu.bende evlenince dedim.o bloktan haberdar ama ismini cismini ve neler yazdığımı bilmio.ilerde öğrenicek ve ben bu yazdığım ayrıntılarla onun yüzünü güldürücem her seferinde. şimdi şuraya bi not sıkıştırıyım. hani Aşkın kitabına gittiğimiz gün vardı ya klimadan donduğumuz gün ki dışarısıda çok serindi.işte o günün akşamı yazdım ben tüm bunları ve yine o günün akşamı seni birkere daha çok sevdiğimi söylemek istedim.hadi gülümse şimdi ve yanıma gelip beni bi kere öp bunu okuduğunda tamammı.. tatlı rüyalar hepimize....norah jones lu geceler...
lostum bitti.dün akşam kalan ne varsa hepsini yedim bitirdim.şimdi kafamda bi yığın sor işaretiyle birlikte öölecene oturuorum. acaba o son kate ve jack görüntüsü adadan kurtuldukalrınımı ima edio yoksa zaten daha önceden yaşanmış bişeymiydi.ama son bölümde bişey dikkatimi çekti sölemeden edemem.şimdi jack ile o zenci doktor hastahanede tartışıolar.doktor jack in sarhoş olduğunu belirtio .bu sırada jack de doktora dönüp yaa demek ööle git babamı çağırda hangimiz daha sarhoş gör bakalım dio.işte o anda anlıoruz ki bu olay geçmiş zamandan bize gösterilio.çünkü bilioruzki jack in babası öld ve zaten o uçağa babasının cenazesini yaşadıkları yere götürmek için binmişti.
sonra benceadadan kurtulamadılar.yani naomi benjaminin sandığı ve tahmin ettiği gibi biri, kötü biri... valla kafada bi yığın soru var.bakalım nasıl bi bağlantı kurulucak bu olaylar arasında.
tüm tatil boyunca ve ertesindede tutkuyla ve keyifle yaptığım yegane şey:LOST
3 sezondan oluşan lost manyaklığının 3.sezonunun 20. bölümündeyim ki bu son cd demek.buraya kadar her bulduğum aralıkta,boş vakitte durmadan lost izledim.taa ki 20.bölüme gelene dek.işte burda durdum.çünkü sadece elimde 3 bölüm kaldı.ve artık bunları kıyıpta izleyemiyorum.elimdeki son bonibonları keyifle yavaş yavaş yemeye çalışır gibi halim.hem çok merak ediyorum hemde hiç izleyesim yok biticek diye.çünkü tüm lost izlerler olarak;dizi bittikten sonra insan kendini kocaman bir boşlukta hissediomuş.başka hiçbişeyden keyif alamama durumuda cabası.nitekim aynen bu durumdayım daha lostum bitmeden hemde.
nezaman lost yerine dvd ye başka bi film koysam aklım hep diğerinde.hiç izleyesim gelmediği gibi kendimi seyrettiğim filmede veremiorum.bi yanım jack olmuş diğer yanım kate.sawyer gelio sağdan sağdan sayid bana bakar bayık bayık..............
yeni bölümlerinin şubatta ekrana geliceğini düşünürsek dvd leşme süreci bundan çook daha sonra olucak demektir.bu da lost ahalisinden uzunca bi süre haber alamamak demekdir.
:(
keşke daha idareli izleseydim dicem ama olmucak.çünkü her bölümün finali öyle bi yerde bitio ve adamı öle bi noktada merakta bırakıoki gece saat kaç olursa olsun aman merakımı gideriyim diyip bağımlılar gibi habire izliosun.
feci durumdayım.hergün çantamın bir köşesinde lost cd sini bulunduruorum.acil durumlarda kırılmayı bekleyen küçük bir cam gibi, yada çantamın içindeki olmazsa olmazlarımdan gibi.başım ağrırsa içmem gereken ilaç gibi.
velhasıl...lost manyağı oldum çıktım işte.ama bu diziden bihaber olsan varsa derimki mutlaka bi yerlerden dvd sini bulup izleyin.izleyinde hak verin